23 Aralık 2020 Çarşamba

Orpheus



Ormanda hatifin sesi geceden
Örülmüş bir ökse, örümcek ağı
Bir fısıltı - "sakın ardına bakma"
Ve bir çığlık: "Aşkım! Beni bırakma!"
Afallıyor birden iki ayağı:
Tereddüdü hiç tatmamış önceden

Bir zaman İblis'i ağlatan dili
Takatsiz bir zayıf ıslığa bile
Her adımı öncekinden eğreti
Ardı sıra o can yakan inilti:
Almalı bu yolu alelacele
Bir an evvel alt etmeli eceli

Ardında yürüyen ipeksi hayal
Emin değil kimdir, belki bir serap
İnanmaktan başka çaresi mi var?
Şüphe, dimağında kuduz canavar
Sürekli geriye dönen usturlap
Dizlerinde kıpırdayan ihtilal

Tan yerinin efendileri gökte
Encamına dair bahse tutuşur
Önünde patika kasvetli, muzlim
"Geliyor mu peşim sıra sevgilim?"
Yüreğinde bir vesvese tutuşur
Dişlerine çengel atar bir ukte

***

Derler ki, bir uzak koruda hala
Fısıldarmış dallar: "Ardına bakma!"
Bir ebedi tereddütle mustarip
Meçhullerin kulağına eğilip
İnlermiş bir kadın: "Beni bırakma!"
Bir bedensiz gölge vururmuş yola.

M. Bahadırhan Dinçaslan

25 Kasım 2020 Çarşamba

Kış Şiiri



Bu rüzgar bilmem ki nereden eser?
Çehremi yeniden yontuyor soğuk 
Bıyıklarım avcuma dökülüyor
Hatifin sadası uzaktan boğuk
Buram buram çığlık olmadığın yer
Azı dişim yerinden sökülüyor

Falezin başında uğursuz fener
Gemileri tuzağına çekiyor
Kucaksız bir tanrının limanıdır
Gözbebeklerimden kurşun sekiyor
Kılıçlardan artık olmadığın yer
İnim inim bir savaş meydanıdır

İnsan ciğersiz de yaşarmış meğer
Sırça tuzlarıyla göğüs kafesim
Dağılıyor gümüş tokmak ucunda
Kar tanelerinden yansıyor sesim
Bir uğursuz ıslık olmadığın yer
Çığlar birikiyor göğün burcunda

Büsbütün çekildi gözlerimden fer
Ruhumu masmavi boyadı buzul
Ve bedenim ışıldıyor kaskatı
Parmağımda gergef dokur karadul
Ağlarla dolaşık olmadığın yer
Yeniden yazıyor mukadderatı

...

Ne yaprak kımıldar, ne rüzgar eser
Ebede uzayan lahzaya esir
Örümcek ağını artık örmüyor
Parmaklarım ufalanıyor bir bir
Raşesiz karanlık olmadığın yer
Bir heykelim ama kimse görmüyor

M. Bahadırhan Dinçaslan

10 Kasım 2020 Salı

Karabağ'ın Bekçisi

-Azerbaycan Ordusu, hayalet kasaba Çakırlı'ya girdi. Yetkililer, burası yeniden insan yerleşimi olacak dedi.-

Korkmayın ben insanım - saç sakalım dolaşık
Sırtım çıplaktır ayak tabanlarım nasırlı
Hele birkaç yudum su - çorba verin bir kaşık
Türk'üm, sizdenim yahu, baba yurdum Çakırlı

İnsanım diyorum ya - siz de mi unuttunuz?
Affedin, ben otuz yıl bu dağda ömür sürdüm
Siz giderken, elbette, gam yiyip kan yuttunuz
Ben hep kaldım burada - bilseniz neler gördüm

Komandir, hele beyim, neredesin, gel hele
Ver elini öpeyim ağam paşam komandir
Otuz yıldır yoktunuz - sizi güle bülbüle
Ben anlattım - hatırlar sizi Şuşa'm, komandir!

Siz de hatırlayın ya... Otuz yıl zikrim ettim
Bak şu damda Adıgül yaşardı, nişanlımdı
Anasıyla bir gözde, zavallıcık bir yetim
Bir narin çalıkuşu, ah, kırıldı kanadı

Bıngıldağı kadife, ipek kokan bebekler
İnanır mısın beyim sert taşlarla ezildi
Kadınları sorma hiç... Köyde bütün erkekler
Bak, şu taşın önünde şom kurşuna dizildi

Balabey'le oynardık şu yolun kırağında
Balabey'i kucakta evladıyla vurdular
Sakın gözeden içme! Can yatar bulağında
El kadar bebeleri kuyuya doldurdular

Ağaçların dalını kırmayasın komandir
Anamı o ağaca astılar - anam oldu
Kovuğunda saklandım belki dokuz gecedir
Gözlerimin önünde aziz na'şı soğuldu

Babamın mezarında har-ı bülbül yetişir
Otuz yıl ben suladım kulun olayım ezme
Bir başıma dolandım köy be köy, şehir şehir
Hatırlıyorlar sizi - selam vermeden gezme

Tırnaklarımda yosun saçlarım kuş yuvası
Toprağıma karıştım - postalını bekledim
Şimdi senin terinden rayhalanır havası
İnci bulamadım ya, yolunu çiçekledim

Komandir, bu köylerde hayaletler geziyor
Ben de ölürüm şimdi karışıp yere suya
Fakat korkmayın, hepsi gülümsüyor, seziyor
Vefalı Türkler geldi, dalmak vakti uykuya

Biz burayı bekledik - bıraktığınız gibi
Türkçe konuşur hala ateş, toprak, hava, su
Nöbetim bitti şimdi azat et bu garibi 
Çöküyor gözlerime otuz yılın uykusu...

M. Bahadırhan Dinçaslan

30 Eylül 2020 Çarşamba

Elentári



Bedeni bir kız çocuğu ruhu tarihle yaşıt
Dilinde öksüz terennüm tan yerine bir ağıt:
Ey Türkistan! Ne meskenin kalmış ne kalmış yadın

Dudağında süt lekesi bulutların elinden
Gözyaşların yıldız tozu göklerin kızısın sen
Gözlerinde bu elem ne - neden ihtiyarladın?

Korkma tünden, karanlıktan, bahtı meçhul yarından
Günün feri çekilse de kısık kapaklarından
Aç gözünü, ışık sensin! Yanağında ay aydın

Yeşerir parmaklarında boynu bükülmüş çiçek
Doğudan bir yel esince yıldızın yükselecek
Karayelin örsesinde kırılsa da kanadın

Annendir, göğün yüzünde maveradan bu yana
Kırpışır belli belirsiz uzaktan Türkistan'a
Yıldızların arasından gülümseyen bir kadın

M. Bahadırhan Dinçaslan

24 Eylül 2020 Perşembe

Elaine




Deniz tuzuyla sırlanmış incilerin köpüğü
-Biliyor kendisi değil bir rüyadır gördüğü-
Aynasının arkasında raksediyor iblisler

Kıvrılıyor kirpikleri bir yağmur duasına
Bir kurumuş fidan gibi şömine şuasına
Ram oluyor parmağının ucundan çıkan sisler

Sarınca duman kulenin köhne köşelerini
Ürpertiyor dudağının müphem raşelerini
Etek ucunda uğursuz kıpırdayan kavisler

Hatifin meşum gölgesi cama vurunca gene
Karanlıktan uzanıyor bir kıskaç, bir mengene
Kıstırıyor midesini epey tanıdık hisler

Ne zaman aynaya baksa inci köpüğü camda
"Dön de bir bak! Dön de bir bak!" can yakıcı makamda
Bir uğursuz terennümle fısıldıyor akisler

M. Bahadırhan Dinçaslan

12 Eylül 2020 Cumartesi

The Firmament

"The term poetry, applied to the least degraded and least intellectualized forms of expression of the state of loss, can be considered synonymous with expenditure; it in fact signifies, in the most precise way, creation by means of loss. Its meaning is therefore close to that of sacrifice." 

Georges Bataille




I. Creation

The world, with words of wisdom He has wrought
Unfurled the dome from His unraveled thought
He laid the rock amidst Sheol, He did
Surround the rock with His mountains splendid
He sent then forth the Man to thrive and dwell
Upon him laid He His eternal spell
That fiends below may ne'er disrupt his joy
Nor may the cunning Foe devise a ploy-
Deprive him of the blessing He bestowed-
He guided Man with stars along the road.

II. The Marring

For Man is faithless, quick to go astray
His Foe at last did bring to world dismay
Forgot his Lord, forsook his past, alas!
His guidance lost and empty was his glass
The sweet nectar he once did quaff went dry
The only answer was his endless sigh
To many prayers day and night he wailed
Alas his Foe was mighty he prevailed
At last the Cherubs joined the begging choir
Persuaded Him that Man was writhing dire
He spoke again His final word, begot
A son to spread His word, -for they forgot-
Remind the joyous vision of the past
His word embodied roamed the lenghts so vast
The Foe, withal he was debauched and sly
The word of God, he condemned him to die
Upon an altar heinous, hallowed Son
Was silenced, God's design was thus undone.

III. The Fall

The bard, one day, he found a scroll of yore
In lines contains the lost, forgotten lore
The way to save the world, renew, restore!
The darkened sky would sadden him no more.
Rekindled he, the fire that ashen cold
He sang a song that told the tales of old
Alas no one would harken him, for they
Were deaf and blind and mute they looked away
With fury guiding now the tongue of his
He sang his last and then invoked Abyss
He burnt his lute the fumes unleashed and free
They went up smoking, reached Ætheral Sea
No more was Logos, Word then ceased to be
The Lord then granted angry Bard his plea
Now hails on us the rain that is the Doom:
The beauty thence inspire us solely gloom

The vermin 'neath it shall forever squirm:
The firmament is now no longer firm

M. Bahadırhan Dinçaslan

"Beauty of whatever kind, in its supreme development, invariably excites the sensitive soul to tears. Melancholy is thus the most legitimate of all the poetical tones."

Edgar Allan Poe

1 Eylül 2020 Salı

Üç Kedi Yavrusuna Ağıt

 -Oğlumuz Camuka'nın doğar doğmaz ölen üç yavrusunun ardından, sevgili eşimin 'ağıtsız, kimsesiz gibi ölmesinler!' demesinin ilhamıyla-

İnsan yavrusu değilsen yavru olmak, ne acı!
Ceylan olsanız vururdu sizi bir menfur avcı
Kuş olsanız takılırdı ökseye kanadınız

Minik tırnaklarla açıp göğün yüzünde yara
Özünüz yıldız tozuydu uçtunuz yıldızlara
Belki üç yıldızdan mülhem konacaktı adınız

Yumuk buruşuk gözlerle varınca huzuruna
Allah'ın yüzü buruştu kendi tasavvuruna
Lanet etti öz eline - neden yaşamadınız?

Üçer nefes aldınız mı, bilmiyorum, ben size
Bir nefeslik terekemden söyledim üçer dize
Bir sıcak yuvaydı yalnız bizlerden muradınız.

M. Bahadırhan Dinçaslan


6 Temmuz 2020 Pazartesi

Seyir

Şakayık derer gibi
Bir savaş meydanının
Uğursuz şafağından

Akşamüstü, mağribi
Çekip almak ansızın
Güneşin duvağından

Ona bakmak - sincabi
Geceyi saran yangın
Kızılı yanağından

Ruhum Gayya'nın dibi
Gözlerim darmadağın
Baktıkça uzağından

Düşmüş - kimin nasibi?
Bir damlacık bir kadın
Tanrının dudağından

M. Bahadırhan Dinçaslan

28 Haziran 2020 Pazar

Kuzgunların Kralı

-Nam quae Mars aliis, dat tibi regna Venus-

Kuzgunların kıralı var kaftanı tarazlanmış
Gece dolaşır şehrinin sönünce ışıkları

Beş asırdan yankılanır kademi taş sokakta
Her gece bir düğüm atar şafağa bıyıkları

Belli hiçbir pencerenin aralanmayışından
Alıştıkları yahut bir yerden tanıdıkları

Belki her gün heykelinin önünden geçiyordur
Şehrin eşrafı, esnafı, gençleri, aşıkları

Gece çöktü mü mermerin nabzına yer açılır
Hepsi bu - kesildiğinde pazarcı çığlıkları

Yürür mermerin gölgesi ay karanlık gecede
Bir tekin ürperti alır varoşta çamlıkları

Sabık hisarının tenha viranesine varır
Hatırlar o hengameyi: Topu, mancınıkları

Bir yemiş tanesi için okşar tavaf ederek
Burçlarının son fatihi vahşi sarmaşıkları

Yemiş bulduğu geceler gülümser boz sureti
Çenesini mürdüm rengi boyar ısırıkları

Yitirdiği yedi rengin munis tesellisidir
Şefafetin vaftiz eder nektar damlacıkları

Duvarı delen sarmaşık diken bırakmaz onda
Ağlar yere yokmuş gibi düşünce kıymıkları

Bir uğultu peyda olur hisarın zındanından
Üşüşür kulaklarına cinlerin ıslıkları

Karnında girdap kendini izler geçmiş camından
Duyar mahzende çarmıha gerilen zındıkları

Burnuna helezon çizer buram buram pişmanlık
Cesetleri toz olmuş ya tazedir yanıkları

Çöker bir taşın üstüne saçları ellerinde
Kısık donuk gözleriyle izler şakayıkları

"Kim bilir hangi yiğidin döşünde açan çiçek?"
Anar kanla suladığı kırları, sazlıkları

Çatırdar şakaklarında dul kalan gelinlerin
Açılmadan öksüz kalmış al çeyiz sandıkları

Koşar tekinsiz vadiye gün almaz korusuna
Gelinlerin ayağına dolanır yağlıkları

Dizi üstünde yalvarır meçhulün sükutuna
Alay eder puhuların ruhsuz karşılıkları

Kuzgunlar üşer başına aldığı her can için
Kan boşanır bir kez daha yüzünün sıyrıkları

Gecenin şefaatiyle dikilir ayak üstü
Taptaze kızıl kutsanır kaftanın yırtıkları

Tekinsiz vadide gece gün almaz korusunda
Takar peşine şaşkınca dolanan sapıkları

Bir şiir okur onlara kafiyesi, redifi
Kutsal kitaba girmemiş lugatın artıkları:

"Bulut yoktur, gördüğümüz maziyi düşündükçe
Bize aynamızdan bakan yüzün kırışıkları

Yağmur yoktur, alnımıza uzanır iplik iplik
Rüzgarla döner urgana kaderin çıkrıkları

Alkım yoktur, kehkeşanın samanı döküldükçe
Sürüp toplar arabaya zamanın tırmıkları

Ay da yoktur, perilerin yüzleri iz bırakmış
Toplanmamış bir yatakta bembeyaz yastıkları

Yıldız yoktur gökyüzünde sarhoş olur tanrılar
Çalar şişeyi masaya - onlar cam kırıkları

İnsan bir avuç ıstırap, her ölen pişman ölür
Kuzgun olup bir dinlesen gece mezarlıkları

Ahsen-i takvim ne demek! Hayal kırıklığıyız
Yaradana yaranamaz cehennem layıkları

Ben de yokum, sen de yoksun, varlığın tüm raşesi
Kabus gören tanrıçanın hazin hıçkırıkları..."

M. Bahadırhan Dinçaslan

23 Haziran 2020 Salı

Post-modern Gazel

-Mescide koymadılar meygededen sürdüler ah
Ne helale yarar olduk ne harama, nidelim-
                                                       Necati Bey

Hayhuyu ve dahi umum veçhesiyle bu hayat
Sığmıyor canım efendim bu kurama, nidelim

Zıp-zıp topuyuz feleğin fakat zıplamıyoruz
Paradigmaya sığmıyorsa sıçrama, nidelim?

Güllerin ömrü uzadı laboratuvarlarda
Gene tabip ilaç bulamaz yarama, nidelim

Söveriz ya serde entel hacılık var cananım
Bir kez girmiş bulunduk biz bu ihrama, nidelim

Ayıptır el-hak bu çağda yar deyip yar işitmek
Evladır sahn-ı çemenden panorama, nidelim

Hal oldu tahtından Allah yeni tanrılar bulduk
Ne değer tazime ne de ihtirama, nidelim

Alihe-yi zamaneyi gör kula kulluk eder
Taş taşırız başı üste bir ehrama, nidelim

Yok değil elbet göllenir sükutumuzda bir çığ
Her tarize bir cevabımız var ama, nidelim.

M. Bahadırhan Dinçaslan

8 Haziran 2020 Pazartesi

İsimsiz Dağların Tanrısı



Dağlara sürgündür Kuray düzünden
Göğün gergefini elleri dokur
Kitapsızdır yaylaların yüzünden
Ayı kandil eder dağları okur

Odur yıldızları salan uykuma
Rüya ırmağında çağlar gözleri
Kirpiğinin uçlarıyla ufkuma
Ebemkuşağını bağlar gözleri

Bu adsız dağların yetimliğine
Sıfatsız bir Avşar tanrılık eder
Bıyıkları yosun, saçı reçine
Ormanı yedekler dağları güder

Kendine ait bir bulutu yoktur
O kimsesiz bulutlara hediye
Her bulutun gölgesine ıhlamur
Diker gölge öksüz kalmasın diye

Ne sırtında mühür, ne doğma nişan
Güneş yanığı yüzünden tanırsın
Ağır kağnısının yükü kehkeşan
Islığında bütün uzaklar yakın

Teşrifini haber vermez kahinler
Ardıçlar, keklikler, yarpuzlar verir
Gözenin, pınarın derdini dinler
Meşe dalında nefesi ürperir

Geceleyin kağnısını çekerek
Yayla yollarını döşeyen odur
Toprağa terinden düşer her çiçek
Seher türküsünden güneş doğurur

Ne bir dua bekler, ne adak ister
Yeter ki kesmeyin Alınkavağı
Şahan yuvasını bozmayın yeter
Kirlenmesin dorukların duvağı

Ağuşunu açıp kuzuya, kurda
Her gün Ziyaret'te növbet vuracak
İsimsiz dağların tanrısı burda
Siz türküler söyledikçe, duracak.

M. Bahadırhan Dinçaslan



4 Mayıs 2020 Pazartesi

Ölü Adamın Eli

İki gözüm iki sekiz ufka çakılı kazık
Kirpiğime hazan vurdu yere düşüyor bir bir
Gaybı aralıyor elim geri dönüş yok artık
Tanrıçalar destesinden bir kadın çekiyorum
Yazsın benim de adımı gökyüzüne esatir

Meçhullerin gergefini bu parmaklar dokudu
Muammayı nazma çeken bu eller değil miydi?
Kaç tanrının fermanını bu dudaklar okudu
İşte son el kıyamına bir fidan dikiyorum
Amel defterim beş parça encamımın şahidi

Çenem ağzımın kösteği kısık gözlerim namlu
Çuha değil, levh-i mahfuz önümde taraz taraz
Üç yanımda üç zemberek bana doğru kurulu
Kollarım batman çekiyor biraz gecikiyorum
Demek böyle oluyormuş son elinde kumarbaz

Bilmiyorum neydim, kimdim ben bu masadan önce
Tek bildiğim: kabusumdan kalkıp hınçla yürüdüm
Bu tabure vaslı için yağmurda iki gece
Birden bir han beliriyor - kör topal sekiyorum
Beni sesliyor nabzıma nazire yapan kudüm

Ömrüm boyunca duyduğum bu sesi susturmaya
Bu tekinsiz hanın kapı gıcırtısı yetiyor
Fırsat vermiyor bir lahza soluklanıp durmaya
Buyur ediyor içeri - bir tohum ekiyorum
Muğlaklığın hasadına - Sonra... Sonra: anafor!

İşte, masadayım şimdi. Son kağıt - işim bitik
Elbet hinlik olacaktı şeytanın teklifinde
Zembereği boşaltıyor meşum sesiyle tetik
İşte, masanın altında şıp şıp birikiyorum
Büyük kumarbazın ütüp koyduğu istifinde...

M. Bahadırhan Dinçaslan

27 Mart 2020 Cuma

Noctifer

-Togan Temür'den Coleridge'e, Xanadu'ya yakılan ağıtların ilhamıyla-

Cinler üşüştü yine iman tahtamda tuğla
Islığımı boğuyor musallat bir heyula
Geceyi gergefinde doku ağına dola
Meşum öten kuşları cezbet ökseye getir

Hani o eski beste... Kubilay'dan ağırdı
Dinlediğinde çekik gözleri kısılırdı
Sarı ırmağın seli kadim santuru kırdı!
Davacıyım! Deniz ol ahir celseye getir

O günden beri böyle uğulduyor sarayım
Kan çanağı gözlerle ne kadar dolanayım?
Geceyi getir bana sessizce uyuyayım
Mağribin mor tülünü sar bir buseye getir

Çamuru ufalanmış kemiğinin tozundan
Nakışının keskisi Musa'nın boynuzundan
Sırla çatlaklarını Kızıldeniz tuzundan
Fağfur'un küllerini koy bir kaseye getir

Sonra, elinde kase, gez dağların başını
Savur külleri göğe, bul yağmurun taşını
Kırık kasene topla Allah'ın gözyaşını
Ninni söylesin bana göğü çiseye getir

M. Bahadırhan Dinçaslan

1 Mart 2020 Pazar

Piyade

-Topçumuza yazdığım şiire latifeyle karışık iltifat eden, piyade sınıfından Türk subayımıza-

Gittiği yere ber-kadem vatan taşıyan asker:
Bütün çiçekler postalın altında bitmek ister

Rüzgar meyustur saçına değmediği gün eli
Dağlar inler: Bu yiğidin ardında yürümeli!

Yürü! Ardı kızıl elma her yarın, her koyağın
Yürü! Yada yadırgıya deprem taşır ayağın

Sarsılsın cehenneme dek sen yürürken ileri
Derin uykusunda arzın titresin kemikleri

Gürlesin şehitliklerden bir uğursuz fırtına:
Ses versin höyüklerinden yürüyüş kararına!

Tanrıdağ'ın heyelanı Altay'ın meşum çığı
Kanında kabaran kinle yakın eder uzağı

Öfken düşman boğazında cehennemin dişleri-
Ve asker olmak isteyen çocukların düşleri

Seninledir. Seninleyiz, mutlaka açılacak
Bütün yolların sonunda seni bekleyen kucak

M. Bahadırhan Dinçaslan

21 Şubat 2020 Cuma

Türk Topçusuna

-Şanına ve kıymetine layık bir marşı bulunmadığını düşündüğüm topçu sınıfımıza.-

Bize bir davudi ezgi, göz dikenin kabusu
Topçumuzun kıyametin alameti namlusu

Bir cennet vatan uğruna bin cehennem kusuyor
Sen üfle Türk'ün sûruna: Bak İsrafil susuyor

Gürle, kükre duymaz olsun Tanrı'nın kulakları
Ebabil yağdır semadan dik namlunu yukarı

Namlun şehadet ediyor Türk'ün şeriki yoktur!
İşte meydan! İşte merdan! Davran, senindir destur!

Bestele kahkahasını şom geceden İblis'in
Kızıl tamuda binlerce zebani eşlik etsin

Yurda musibet olursa ne af dile, ne özür:
Arşı al nişangahına gökten Tanrıyı düşür!

Dar geliyor menziline dört ufuk, yedi iklim
Mahşerde Türk topçusunun ardında dirilelim!

M. Bahadırhan Dinçaslan

12 Şubat 2020 Çarşamba

Dünyanın Sonunda Islıkla Çalınan Ezgi

"Therefore, thou art not wrong,   
Israfeli, who despisest
An unimpassioned song;
To thee the laurels belong,
Best bard, because the wisest!   
Merrily live, and long!"

***

"Hugging the blade, waiting the years

Hearing the music that nobody hears"

***


Bir suskunluk yeminidir gözümde kızıl gayız
Fakat beni sonsuza dek susacak sanmayınız
Demlenen kinim yadıma bak, bir sabah düşecek

Bir yabancının aksini görünce o gün camda
Gözbebeğim tutuşacak şimşek mavi akşamda
Kızıl afet intikama elbet nikah düşecek

Son nefesimi verirken binlerce İsrafil'i
Salacağım ciğerimden nazire mukabili
Bir şarkı söyleyeceğim gökten Allah düşecek

M. Bahadırhan Dinçaslan