Öykü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Öykü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Kasım 2018 Salı

Völva

-Yaşanmış bir olaydan ilhamla-

Bizim yaylalar bu mevsimde pek güzeldir. Kırk gözeden hayat suyu çağlar, adını bilmediğim nice kuş ihtiyar cevizlerde, kuşburnu çalılarında, vişne ağaçlarında şakır. Yaylaya yürümekle başlar keyif. Dibinde güller döşeli, ardı meşeli, kızlarının eli menekşeli Alınkavak'ta nihayete erecek bir hac yürüyüşüdür bu. Fakat hacılardaki vakar bizde yoktur. Öyle tumturaklı, mırıl mırıl ilahi mırıldanıp, yaradan huzuruna çıkan hacılar gibi çıkmayız. İhtiyar ebenin; babanın izin vermediği haylazlıklara cevaz veren, çocukluğumuzun en mukaddes fetva makamı dedenin yanına varır gibi çıkarız.Türkü söyleyerek çıkarız, ıslık çalarak; yolda belde bitmiş bir buğday başağının sapını koparıp ağzımıza alarak. Yoğurdu, kaymağı şifadır. Hele balı da aldıysa dedem... Doyum olmaz. Dedim ya, bizim yaylalar bu mevsimde pek güzeldir. Baharda Alınkavak yolunda türkü söyleyen bir Avşar'ın neşesi ne kadim zamanların bağ bozumu tanrılarında vardır, ne şimdinin kibar takımının ahkamlı köşkemli gecelerinde. 

Fakat korkarım ki, artık Alınkavak yollarına her düştüğümde, gönlüme de bu gölge düşecek. Üç yahut dört bahar evveldi. Ama yüzyıl önce ya da dün de olabilir. Bu güzelim yayla yolunda, Mayıs Haziran'a dönerken şahit olduğum ölüm, zamanı ve mekanı zihnimde bulanıklaştırdı. Hayır, öyle üzücü, kahreden, trajik bir ölüm değil... Yaylalarımızda ölümün bile ne kadar güzelleştiğini gördüm bu mevsimde. Ve ihtimal, bu yaylada ölemeyecek olmanın ağırlığı o zamandan beri gönlüme çöküyor. 

Yine baharın ve atalarımın ceza olsun diye iskan edildiği, nasırlı elleriyle öle yite torunlarına bir mükafat yarattığı diyarın güzelliğiyle mest olmuş, bir de Gül Ahmet'ten türkü tutturmuş yürürken, Kutmulu'yu gördüm. Kutmu bir kumaş cinsidir. Gelinlik çağında mı, kızlık çağında mıdır, kutmudan yapılmış bir elbisesi varmış. Adı Kutmulu kalmış o zamandan bu zamana. 50 yıl? 60 yıl? Belki 70, muhtemelen 80 yıldır Kutmulu aşağı, Kutmulu yukarı. Pek de tanımazdım ama, adını bilirdim ebemle ettiğim sohbetlerden. Dedikodu verirdi köyün olan bitenine dair. En az uluslararası ilişkiler dersleri, yahut siyaset arenasının entrikaları kadar derin ve girift bir dünyası vardı köy dedikodularının. Kutmulu da orada bir figürdü işte. Birkaç kere elini öpmüşümdür düğünde cenazede, ama çok da dikkat etmemişimdir. Köyden ırayıp, yaylanın kucağına doğru kıvrılıp giden yolun başında, bir taşa oturmuş, sırtını köye dönmüş, ismi meçhul dağları gözlüyordu. 

Ayak seslerimi duyunca bana döndü. Yüzünde belli belirsiz bir tebessüm vardı. "Sen" dedi, "Deli Koca'nın torunu değil misin?" "Evet" dedim, yavaşça doğruldu. "Oğlum" dedi, "Ben Kutmulu eben. Beni bir yaylaya elet hele." Kabul ettim, koluna girdim, ağır aksak, ama attığımız her adımı hissederek, bir tuhaf idrak keskinliğiyle, birlikte hacca başladık. Koluma girdiği anda kuşların sesi sanki daha da keskinleşmiş, rüzgarın hafif, ama sürekli uğultusu daha bir duyulur olmuş, al elvan çiçeklerin kokusu burnumu sızlatmaya başlamıştı. 

Ağır ağır anlatmaya başladı... Neler dinlemedim ki? 80'i aşmış ömrünün bütün hafızasını paylaştı benimle. Köyün birkaç bin adım ötesinden hiç bahis yoktu. Komşu köyler bile nadiren giriyordu konuşmasına, ya bir gelin alındı, ya bir gelin verildiyse... Ama saatlerce anlatacak konu vardı, alem içinde alem nedir, bunu ben orada öğrendim... Elli ihtiyardan fazla meskunu kalmamış, iskandan öncesinde mazisi olmayan, bu mütevazı Avşar köyünün hikayeleri... Dedim ya, uluslararası ilişkiler kadar giriftti. Çeşitliydi. Çoktu. Köyün dışına hiç çıkmayan bir mihverin etrafında saatlerce, üstelik tekrarsız, üstelik ilgiyi hep cezbeden bir şekilde, konuşulabiliyordu. Birkaç hikaye tanıdık geliyordu, öz ebemden dinlediğim hikayeler. Eşkıyanın kaçırmak isterken öldürdüğü Emiş kız mesela, kimi kimsesi, soyu sopu kalmasa da, bir ebemin, bir de Kutmulu'nun hafızasında yaşıyordu hala. Ağıdı hala tazeydi, anasının kızıyla arasında bir diyalog biçiminde söylediği dizeler hala aklımda: "N'ola gidenidi kızım / Şo itlerin dölüyünen / Gitmem hatun anam gitmem / Paşa gelse valiyinen..." Emiş kız, anasının haftada bir saçını yuduğu, tarak vurmaya kıyamadığı o güzelim, Gençosmanoğlu'na ilham olmuş Avşar kızı, eşkıyaya direnmişti de, oracıkta kesivermişlerdi, 14, bilemedin 15 yaşında. Ana yüreği ya, keşke gideydi, bir zorbaza ram olaydı da, yine nefes alaydı yavrum demiş, demek. 

Sonra civara yerleşik Kürtleri anlattı. Genç kız gibi kıkırdadı meşhur tekerlemeyi aktarırken. 

"Odası var sergisi yok
Hökümetten vergisi yok
Hiç Allah'tan korkusu yok
Yandım farenin elinden 

Ayakları dörde benzer
Kulakları kurda benzer
Kalleşlikte Kürde benzer
Yandım farenin elinden..."

Kahkahayı patlattım ben de. "Ebe" dedim, "komşuluk etmişsiniz o kadar, kalleş demeyeydin bari..." Güldü, başını bilmiş bilmiş salladı, "Doğru" dedi, "Kürdün bile iyisi var." Üstelemedi. Fakat ikimiz de, içimizde bir yerlerde, utanarak da olsa, bu küçük ırkçı kaçamaklardan hoşlanıyorduk. Bir süre susup gülümsedik. 

Derken yaylaya geldik. Alınkavak'a adını veren ihtiyar kavağın yerinde yeller esiyordu, bir kökü kalmıştı ondan yadigar. Çevresini 8 adam zor sardığımız, ihtimal tanrılar kadar yaşlı bir ağaçtı. Yıldırım düşmüş de yıkılmış, muhtar da kestirip odununu sattırmış. Gölgesinde sen de bin baş, ben diyeyim iki bin baş davar sürüsü yatardı da, yine yer kalırdı. Ya da ben ufaktım diye, olduğundan da heybetli görünüyordu bana. Her ne ise, Alınkavak'ın kavağı yoktu artık. Bayağıdır yoktu gerçi, ama kol kola, kan ter içinde susanın köşesini dönünce ağacı görememek, ikimizi de düşünceli bir ruh haline sokmuştu. Ben başka kelimelerle düşündüm, o başka; ben belki daha üst perdeden felsefe yaptım, o çocukluğunun ağacına yanmakla yetindi. Ama aynı şeyi düşündük işte, nihayetinde aynı manzaraya üzüldük. 

Kolumdan çıktı, vardı sallana sallana ulu ağaçtan yadigar güdük kütüğün yanına. Çömeldi usulca, ben yanına varırken sözlerini duydum. İhtiyar, buruşmuş elleriyle kütüğü okşuyor, "Ağaaç" diyordu, "Gölgende çok oturdum. Hakkını helal et." Bir süre okşadı, "hay gurbanım" dedi, "gökçek ağacım" dedi, "seni de kestiler" dedi. Elini uzattı bana kaldırayım diye. Kaldırdım, koluma girdi yine, az uzağa götürdü. Yaylanın az aşağısındaki gözeye. Oturdu yine bir taşın başına. "Gözem, gökçek gözem, billur gözem. Suyundan çok içtim, elimi yüzümü çok yudum, yavrumu sende çimdirdim. Hakkını helal et" dedi. Tekrar elini uzattı, kaldırdım. Hemen yürümedi bu defa, oturduğu taşa döndü. "Taşım, gökçek taşım, üstüne çok oturdum. Oturup çok türkü çığırdım. Hakkını helal et" dedi. 

Böyle böyle, geldiğimiz yoldan geri indik. İnerken bütün ağaçlarla, çalılarla, karşımıza çıkıp beni ürküten çoban köpekleriyle, kuşlarla, kayalıkların arasına kaçışan kemirgenlerle... Hepsiyle helalleşti! Ben, hürmete ve takdise layık, pek vakur ve uhrevi bir ayini taciz etmeye korkan bir turist gibi, kalakaldım. Konuşamadım, beni yönlendirmediği sürece hareket dahi edemedim. İki saat, tam iki saat geri yürüdük, karşımıza canlı, cansız ne çıktıysa helalleşti. 

Döndük, evinin az ilerisindeki, onu ilk gördüğüm taşın başına geldik yine. O iki saatte sayısız düşüncelere gark olmuş, ağzını açıp konuşamamış ben, başım önümde, dalgındım. Taşın yanına gelince, çıktı yine kolumdan. "Oğlum" dedi, "Tanrım senden razı olsun. Beni yaylaya götürdün, helalleştirdin. Tanrım muradını versin. Ben varıp namazımı kılayım gayrı. Ebene, dedene, babana çok selam söyle." 

İçim karmakarışık, "söylerim ebe" dedim, başka bir şey diyemedim. Evimizin yolunu tuttum, bir sigara yaktım. Yolu da biraz uzattım, gelip geçen arabaları izledim, oyalandım. Ne düşündüğümü bilmiyordum bile, ama az evvel şahit olduğum ayin, tattığım, gördüğüm, duyduğum hiçbir şeye benzemiyordu. Düşünceler zihnime geliyor, ama tarif edebileceğim, kelimelere sığacak bir forma kavuşamıyordu. Nihayet, gün batarken eve geldim. Kapının önüne, merdivenin ikinci basamağına çöktüm tekrar, bir sigara yakıp sol tarafımdaki bahçeyi izlemeye koyuldum. Ebemin sesi duyuldu birden "Kele Kocaa! Kutmulu ölmüş herif!"

İçeri koştum. Ebem, az evvel Kutmulu'nun komşusundan telefon almış, dedeme anlatıyordu. Benden yarım saat, belki bir saat sonra, komşusu Kutmulu'yu yoklamaya gitmiş. Bakmış nefes almıyor, hareket etmiyor, sağını solunu yoklamış. Öldüğünden emin olunca, konu komşuya haber vermiş. Ebem yazıklandı biraz, kuş ölüsü görse ağlayan kadındır zaten. Fakat gözümün önünde, ben bir kenara oturmuş sessizce onları izlerken, ebem de, dedem de vah, tüh dedikten sonra unuttular. Yarın cenazesini kılarlar, gömerlerdi elbette. Herkes yaşar, herkes ölür, o yaşta bir kocakarı da bir gün ölecekti elbet. 

Yutkundum. Az evvel, kitaplarda okuduğumu yaşamıştım. Roux'nun anlattığı Türkler aklıma geldi. Keseceği hayvanı okşayan, lisan-ı hal ile "Tabiatın kanunudur. Seni yemek zorundayım ama, beni affet" diyen Türkler. Keseceği ağaca teşekkür eden, ondan af dileyen, ona dua eden Tahtacı Türkmenleri... İşte köyümüzün kocakarısı Kutmulu, onlardan biriydi. Öleceği ona malum olmuş, ömrünü geçirdiği köyün ruhuyla; taşın, suyun, ağacın, hayvanın o var eden, kuşatan, yaşatan ve öldüren özüyle helalleşmişti. 

Ne güzel ölmüştü! İşte o günden beri, ne zaman yaylamızın yoluna düşsem, yahut yaylamızı yolu aklıma düşse, Kutmulu'yu ve onun sehl-i mümteni ölümünü hatırlarım. Kendi ölümüm aklıma düşer, acaba nasıl, nerede soruları zihnime üşüşür. Öyle güzel ölemeyeceğimi çok derinlerde bir yerde, Avşar irfanıyla sezer, hayıflanır, bir sigara yakarım.

M. Bahadırhan Dinçaslan

11 Aralık 2017 Pazartesi

Dorothéa

-Yaşanmış bir olaydan ilhamla-

Göğün bütün hışmıyla püskürttüğü küçük buz parçaları yanaklarını ısırıyordu. Kuş saçması gibi suratına çarpan tipi, bıyıklarından birer keder çizgisi olmuş sarkan iki tetik bırakmıştı. Bir kuştu o da kuş olmasına; avlanmaya değil avlamaya alışık. Fakat baharın bıçkın atmacasının kanadından daha kadim ve kudretli güçler vardır. İşte göğün namlusu yüzüne dönmüş, dalga geçercesine avlıyordu onu. Namluya biraz daha güçlü bir fişek sürmesine bakardı; Selahattin'in oğlu, sarı yağız, ince uzun Hacı'nın dev gibi yüreği Binboğa'dan sökün gelmiş bu ilahi öfkeyle başa çıkamazdı. Fakat rüzgarın, yağmurun, bulutun ve tipinin efendileri oynamakla yetiniyorlardı. Hacı'yı deliliğine bağışladılar, deli taşlayan çocuklar gibi bu cinlenmiş yürüyüşüyle dalga geçmekle yetindiler. Kuş saçmasıyla uzaktan taciz ettiler, günahı, cinneti ve çelik iradesiyle kayış gibi olmuş yüreğinin hak ettiği domuz sıkısına el atmadılar.

Kıvrılan şoseyi inatla adımlamaya devam etti. Ciğerinde fokurdayan hışmın bıyığından sarkan buzu eritmeyişine şaşıyordu. Yürüdü, bekleyen cehennemin açık ağzı olsa, tipi değil göğün feriştahları inip, kanatlarını azametle bir ihtar gibi karşısında açsalar, öz çocuğunu önüne yatırıp "gitme keseriz" deseler, Selahattin'in oğlu bir lahza olsun duraklamazdı. Sol yanında İncemağara'nın bacaları tütüyordu, sıcak evlerinde uyuklayan ihtiyarları, kömbe hazırlayan gelinleri ve kızak kayan çocuklarıyla köyün umrunda değildi, biliyordu, Köy de onun umrunda değildi zira. varsın üç gün köy odasında onun bu pervasız yürüyüşü ve canan yolunda kırdığı can testisi konuşulsun. 

Aklına oğlu geldi. Yeni ayaklanmış sevimli tosunun, anasının eteğinden tutup haylazlık edişi düştü yadına. Elbet büyüyecek, o da yar sevecekti. "Bu da benim mirasım olsun" diye geçirdi içinden, "neslim erkek gibi sevsin, emanet gezdirdiği canı canan için sahibine teslim etsin." Fakat oğlunun sıcak hayali bile çevirmedi onu yolundan. Karısı düştü aklına, cefakar kadın. Yüklüydü yine, belki bir oğlan, belki bir misafir kız verecekti ona. ocağını tüttürürler, Selahattin'in oğlunu unutturmazlardı elbet.

Mavzerinin kayışına asıldı, şöyle bir düzeltip yerleştirdi omzuna. Bu tipide kurt bile çıkmazdı ininden elbet, iki ayaklı kurtlar da Hacı'yı bilirler, karşısına çıkmaya cesaret edemezlerdi. İhtiyacı olacağından değil; aldan pusudan, yardan koyaktan kurtulurken, en çetin balkanlara tırmanıp, en derin vadilere yuvarlanırken hep yoldaşlık etmiş mavzerini almadan gitmek istememişti. Kim bilir hangi yabancı diyarda, Hacı'nın konuştuğu dili asla duymayacak, onun mavzere nasıl bahtını emanet edip yürüdüğünü bilmeyecek ustalar eliyle kız gibi narin, kocamış Avşar beyleri gibi vakur bir saltanat asası halinde ince ince işlenmiş bu mavzer, işte son yürüyüşünde de yegane yoldaşı olmuştu. 

Çapraz fişekliğinin göğsünde birleştiği yerin biraz solundan tabakasını çıkardı. Rüzgara sırtını verip, gocuğunun kanatlarını açtı. Güç bela, acemi ellerle bir sigara sardı. Avcunun içinde evini hatırlatan bir sıcaklıkla, arada bir yarım yamalak nefes çekerek yürümeye devam etti. İşte Karakilise'nin sapağı karşısındaydı. Köyün en dışındaki evlerin hayal meyal silüetiyle içindeki ateş yeniden harlandı. Sert adımlarla, cinayet işlemeye yürüdü. Dikilmiş bıyıkları, kıvılcımlar çakan gözleriyle tipide değil, harman zamanı alaca akşamda gelse dahi kimse karşısına çıkamazdı. 

Köye girdi. Evlerden birinde bir gelinin gözleri ilişti Hacı'ya, ahıra inmek için önüne birikmiş karı güç bela iterek açtığı kapıdan. Bir an göz göze geldiler, suratını buruşturup kapattı kapıyı, Hacı geçince inerdi ahıra. "Geldi yine musibet" dedi, "köye musallat oldu, belasını bulmadı gitti."

Hacı Hediye'yi sığır almaya geldiğinde görmüştü. Çelimsiz, seyirsiz bir kocası vardı, dövüp sövüyor, işe koşturuyor, mirasını yiyor, erkeğim diye köyde geziyordu. Hediye de hediyeydi ama, koç katımı zamanının, Alınkavak'ın ve yayla yelinin efendilerinin o diyara hediyesiydi. İstanbul'un yahut Frenk'in beyine layıktı Hediye, bu çopur, erkek demeye bin şahit ister hınzırın değil. Hacı'nın Hediye'ye gözü ilişmişti, Hediye'nin de Hacı'ya. Git, gel derken bir yasak aşk, bir günahkar dava peydahlanmıştı aralarında. Şalvarına tutunup gezen tosunlardan biri belki de kendindendi, bunu düşününce bir an gülümsedi, tipiyi unuttu. 

Köylü sevmemişti elbette bu işi. Adı çıkıyordu Karakilise'nin. Bu işi mutlaka çözmeliydi. Hediye'nin kocasının o ödlek haliyle Hacı'nın karşısına çıkacak hali yoktu. Çapraz fişekliğini, omzundan yukarı Allah'a bir tehdit gibi uzanan mavzerinin namlusunu daha şosede gören çekiniyordu, bütün köyde karşısına çıkacak bir babayiğit yoktu. Çareyi Hediye'ye başvurmakta buldular. Köye bu belayı o musallat etmişti, o temizlemeliydi elbet. Yoksa çocuklarını dereye atarlar, boğar öldürürlerdi, böyle demişlerdi Hediye'ye.

Bunu duymuştu Hacı, ondandı hıncı, hışmı. Hediye'ye soracaktı, köyü yakacaktı, hepsini teker teker vuracak, çocuklarını soyup tipide kurtların kuşların merhametine salacaktı. Yol kıvrıldı sağa yukarı saptı, Hacı Hediye'nin evinin önüne geldi. Üstü başı beyaza bürünmüş, suratı kıpkırmızı kesilmiş, hakikaten bir bela gibi, mezar uğrusu gibi dikildi evin önüne. Üç kere yumrukladı kapıyı. 

Çok geçmeden açtı Hediye. Nasıl da güzeldi hala, hey Allah'ın Hacı'ya hediyesi. Gülümsüyordu, şaşırdı. Hediyesine zulmetmiyorlar mıydı? Geceleri zarı ağlatmamışlar mıydı onu? İçeri girdi. 

Kocası olacak herif yine yoktu. ya poyraz odaya sıvışmıştı geldiğini anlayınca, ya köy odasında laklaka dalmıştı yine. Hediye sobanın üstünden bir cezve indirdi. "Hoşgeldin Hacı" dedi, "üşümüşsündür. Süt ısıttım, için ısınır."

Hacı Hediye'nin tavırlarına anlam veremiyordu. Süt? Duyar duymaz lokmayı siniye çalıp koşmuştu, hayalinde Hediye ağlıyor, kapanmış bir odaya katılarak hıçkırıyordu. Oysa bir şeyi yok gibiydi, gülerek, hatta işveyle karşılamış, bir de sıcak süt ikram ediyordu.

Hediye'nin gözlerine baktı. O anda fark etti, dudakları gülüyordu, ama o harman zamanı içinde en günahkar alevi tutuşturan kıvılcım sönmüştü. Hediye'nin gözleri ölmüştü. Anladı. Hediye'nin seçtiği yolu anladı, içindeki öfke yatıştı. Bir müstehzi tebessüm yerleşti dudağına. Ne gerek vardı o kadar insanın kırılmasına, köyün yakılmasına, günahsız sabilerin kanına girmesine? Bir kurban yeterdi, tabii ya.

"Gelin" dedi. "Sen bu süte zehir kattın. Ama ben, Selahattin'in oğlu sevdiğinin elinden zehir içemedi dedirtmem."

Aldı sütü, bir dikişte içti. İçer içmez ciğerinin zembereği koptu. İçinde arılar oğul verdi, boğazından yukarı acı sular yükseldi. aldırmadı. Son defa baktı Hediye'nin ceset gözlerine. Gülümsedi. 

Varıp evimde öleyim dedi. O cefakar, metin, genç yaşında ihtiyarlamış karısının eteğinin dibinde, ondan son bir helallik isteyerek ölmek istedi. Göğün efendileri oyundan usanmışlardı. Domuz sıkısını namluya sürdüler. Hacı, Karakilise'nin az uzağında, şosede yıkıldı. Tipi iki gün sürdü. Cesedini iki gün alamadılar, kimse yanına varmaya, cesedini olsun getirmeye cesaret edemedi.

Hacı'nın üzerinde iki gün biriken kar, çoktan yitip gitmiş efsanelere layık bir aşkın sessiz sedasız gömüldüğü bir höyük oldu, durdu. Karlar eridikten sonra, çok geçmeden Hacı da unutuldu, Hediye de.

M. Bahadırhan Dinçaslan