Mahzun olma, olma mahzun sen yüzünü asınca
Arşa asıyor ruhumu kıvrımı meşum kanca
Bir celep neşter vuruyor yanağımdan içeri
Çöküyor bir kabus gibi melül mahzun duruşun
Sözlerin hepsinden ağır: kelimelerin kurşun
Seherde bir silah sesi şakağımdan içeri
Duyuyor musun sevgilim çığlık çığlık keşişler
Yosun kokulu mabedin mermerlerini dişler
Bir dikenli tel geçiyor kulağımdan içeri
Gün doğsa da üzerime damdan zulmet akıyor
Gözlerinin karanlığı huzmeler bırakıyor
Delik deşik perdelerde şafağımdan içeri
Titriyor göz bebeklerim kapı gıcırtısına
Seni beklerken misafir diye kim geldi bana?
Ayak sesleri ölümün sokağımdan içeri
M. Bahadırhan Dinçaslan
23 Ağustos 2019 Cuma
30 Haziran 2019 Pazar
Tempus Fugit
-Kadim çağlarda uykusunda ölen, o çağların tafsilatlı bir çetelesini tutan ciltler dolusu bir eserde adının anılmadığını gördüğüm bir şairin anısına-
Bir avuç çamur al kabristanımdan
Üfle, bir teselli lazımsa sana
Olur ya, tekerrür ederse zaman
Bir mucize olur gelirim cana
Gözlerinde bir tül, yalancı mazi
Dürer bir tomarda gerçeği saklar
Zamanın katibi unutur bizi
En sonunda kendisini bıçaklar
Bir ihtiyar şair uykuda ölür
Değişir izzeti ve dünyasını
Geceleyin bir entrika örülür
Himyer kralları tutar yasını
Sustuğu bir anda hemen herkesin,
Emre ve yasağa bir intifada!
Kavmine seslenen o yiğit sesin
Son sedası nabız kulaklarımda:
Hayat bir tağşiştir, ölüm avarız
İster inan ister kendini kandır
Yaşar ölür yaşar ölür yaşarız
Bizi helak eden ancak zamandır
M. Bahadırhan Dinçaslan
Bir avuç çamur al kabristanımdan
Üfle, bir teselli lazımsa sana
Olur ya, tekerrür ederse zaman
Bir mucize olur gelirim cana
Gözlerinde bir tül, yalancı mazi
Dürer bir tomarda gerçeği saklar
Zamanın katibi unutur bizi
En sonunda kendisini bıçaklar
Bir ihtiyar şair uykuda ölür
Değişir izzeti ve dünyasını
Geceleyin bir entrika örülür
Himyer kralları tutar yasını
Sustuğu bir anda hemen herkesin,
Emre ve yasağa bir intifada!
Kavmine seslenen o yiğit sesin
Son sedası nabız kulaklarımda:
Hayat bir tağşiştir, ölüm avarız
İster inan ister kendini kandır
Yaşar ölür yaşar ölür yaşarız
Bizi helak eden ancak zamandır
M. Bahadırhan Dinçaslan
Etiketler:
M. Bahadırhan Dinçaslan,
Şiir,
Tempus Fugit
15 Haziran 2019 Cumartesi
Muhalif Ülkücüler Ağıdı
“Gilead’da merhem yok mu” diye ağıt yakan Yeremya’nın, “adımı küçük harflerle yazdılar” diye ağıt yakan Nemecsek’in, Prusya Kralı’nın istimlak emrine “Berlin’de hakimler var” diyen Alman değirmenciye özenen Türk köylünün ve 20 Ağustos 2018’de islamcı ve rusçu olmadığı için hedefe konan bahadırhan’ın beyanıdır:
Küçük harflerle yazdılar ah zavallı adımı
Kalbi yumruğundan büyük bir sokak çocuğuyum
Ankara’da hakimler var, duyar mı feryadımı?
Yusuf eder mi beni de hapsolduğum kör kuyum?
El açsam soyuma düşman yadırgının Allah’ı
Seslensem sesime sağır Ankara’da kulaklar
Omzumda Atlas’ın yükü Ben-İsrail günahı
Hangi ağaç peşimdeki gezler gözlerden saklar?
Nere varsam tuzak kurar ayaklarıma rakip
Küfrün, hırsın ve yemyeşil sineklerin tanrısı
Yedi dedemden yadigar bağı istimlak edip
Değirmende hak öğütür sarayın soytarısı
Ne Yeremya merhem bulur ne Ankara bir hakim
İkbal, kader; Allah bile bidadin elindedir
Hangi kahvede sorarsan cevap budur nitekim:
“Hakim mi? Ne arar beyim. Hakimler Berlin’dedir.”
M. Bahadırhan Dinçaslan
Küçük harflerle yazdılar ah zavallı adımı
Kalbi yumruğundan büyük bir sokak çocuğuyum
Ankara’da hakimler var, duyar mı feryadımı?
Yusuf eder mi beni de hapsolduğum kör kuyum?
El açsam soyuma düşman yadırgının Allah’ı
Seslensem sesime sağır Ankara’da kulaklar
Omzumda Atlas’ın yükü Ben-İsrail günahı
Hangi ağaç peşimdeki gezler gözlerden saklar?
Nere varsam tuzak kurar ayaklarıma rakip
Küfrün, hırsın ve yemyeşil sineklerin tanrısı
Yedi dedemden yadigar bağı istimlak edip
Değirmende hak öğütür sarayın soytarısı
Ne Yeremya merhem bulur ne Ankara bir hakim
İkbal, kader; Allah bile bidadin elindedir
Hangi kahvede sorarsan cevap budur nitekim:
“Hakim mi? Ne arar beyim. Hakimler Berlin’dedir.”
M. Bahadırhan Dinçaslan
Etiketler:
M. Bahadırhan Dinçaslan,
muhalif ülkücüler ağıdı,
Şiir
17 Mayıs 2019 Cuma
Bozkurt Biblosu
Cehennemde kuyudaşım Ömer Faruk Engin, terk-i diyar eyledi, güneşin battığı yere gitti. Yeni ofisinde geldiği yere atalarının geldiği yeri hatırlatsın diyerek, bir bozkurt heykelciği yollamıştım. Tesadüf, kendisi de Türkiye'den bir bozkurt heykelciği götürmüş, masasına koymak için. Bu tesadüfe ithaf olunur.
İlk çıktığın yurttan yadigar diye
Bir önceki yurttan sana hediye
Bak dostum, sonra dik başıvı göye
Ardahan belinde bağları düşün
Gurbetin gölgesi sınar yüzünde
Bak dostum, bir sır var kurdun gözünde
Baktıkça bir zaman Kıpçak düzünde
Tanrının gezdiği çağları düşün
Eğil de bir bak bu küçük heykelcik
Öteki aleme açılan eşik
Bir hayat üflüyor bu ölü çelik
Bir de dön yüzünü, sağları düşün
Gök çadır, güneş tuğ; masana kondur
Totemini diktiğin yer yurdundur
Ova elin olsun, dağlar kurdundur
Dağları, can dostum, dağları düşün.
M. Bahadırhan Dinçaslan
-Dedin bes, veten de sabıq vetendir,
Gördün ki, dostun yox, hepsi düşmendir,
Vetenden qalan bir quru kövşendir,
Ondan da el çekib vaz keçax, Nebi!-
İlk çıktığın yurttan yadigar diye
Bir önceki yurttan sana hediye
Bak dostum, sonra dik başıvı göye
Ardahan belinde bağları düşün
Gurbetin gölgesi sınar yüzünde
Bak dostum, bir sır var kurdun gözünde
Baktıkça bir zaman Kıpçak düzünde
Tanrının gezdiği çağları düşün
Eğil de bir bak bu küçük heykelcik
Öteki aleme açılan eşik
Bir hayat üflüyor bu ölü çelik
Bir de dön yüzünü, sağları düşün
Gök çadır, güneş tuğ; masana kondur
Totemini diktiğin yer yurdundur
Ova elin olsun, dağlar kurdundur
Dağları, can dostum, dağları düşün.
M. Bahadırhan Dinçaslan
-Dedin bes, veten de sabıq vetendir,
Gördün ki, dostun yox, hepsi düşmendir,
Vetenden qalan bir quru kövşendir,
Ondan da el çekib vaz keçax, Nebi!-
Etiketler:
biblo,
Bozkurt heykeli,
Gurbet,
M. Bahadırhan Dinçaslan,
Ömer Faruk Engin,
Şiir
18 Mart 2019 Pazartesi
Oprichnik
Yüreğim bir ehramdı, lanetli mezarımı
Mührünü kırıp talan edince melun nebbaş
İçime ve dışıma hükmeden Sezar'ımı*
Ağuladı Goşenay eliyle yavaş yavaş
Uzansam yatağımda düşmanım hazır: Karım
El açsam eşiğinde dostum sorar: Bu kimdi?
Dün Allah'ın elinden kavrayan parmaklarım
Bir tetik boşluğunda kıvranır durur şimdi
-Bir de şu keşişler var kirlidir tırnakları
Hani taş duvarına saplanıp manastırın
Sırıtarak tırmalar aşağı bir yukarı
Hani, azar duyunca bulantın, karın ağrın-
Yürürsün taş döşeli eğri büğrü sokakta
Fener çoktan sönmüştür kusarsın bir köşeye
Çakılmış bir silüet, yakınlaşmaz, uzakta
Hani, kukuletalı, simsiyah o hafiye
Ne zaman tökezleyip omzun üstünden baksan
Sana bakıyor gibi öyle dikilir orda
Dumanı onu çizer durup sigara yaksan
Sevdiğin kadınlara ortak olan hovarda
Tatsan, onun dudağı, dokunsan onun eli
Uzlete ilticanda liman bekçisi hatif!
Gözleri üzerinde kendin bildin bileli
Burnunda hep o koku! Yeşil, yapışkan, kesif!
Senin içine girip senle içlere giren
Ah o meşum ehramın kustuğu dişi şeytan!
Yazgını lif lif edip çıkrığını çeviren
Geçirip ilmeğini çekiveren boynundan
Biliyorum birazdan ayağım bir çukura
Takılıp düşeceğim hiç kalkmamak üzere
Bulanıp lağım suyu, kusmuğum ve çamura
Öleceğim kimsesiz can çekişip bir süre
Goşenay üzerime eğilecek yeniden
Sivri dişleri korkunç, dudağında istihza
Kıvrık gülüşü yılan, gözleri birer mahzen
İki kocaman boşluk. Arkasında bir feza
Diriltecek bininci defa aciz ruhumu
Çağıracak hiçliğin tesellisinden beni
Sırtı kırbaç lekeli sıska kürek mahkumu
Sürükleyen benim ya, o tutuyor dümeni!
Nefesi rüzgar olup yelkeni şişirecek
O mu benim peşimde, ben mi onun, bilinmez
Ufuk çizgisi meşum, alaycı bir engerek
Bir kabus yeknesaklık. Ne bir liman, ne körfez
Bedenim benim değil, bir cadının mabedi
Hayatım oyuncağı, merhametsiz bir sapık!
Goşenay'ın elleri oynayacak ebedi
Minik eğlencesinden bıkana kadar artık...
M. Bahadırhan Dinçaslan
*Ива́н Гро́зный
Mührünü kırıp talan edince melun nebbaş
İçime ve dışıma hükmeden Sezar'ımı*
Ağuladı Goşenay eliyle yavaş yavaş
Uzansam yatağımda düşmanım hazır: Karım
El açsam eşiğinde dostum sorar: Bu kimdi?
Dün Allah'ın elinden kavrayan parmaklarım
Bir tetik boşluğunda kıvranır durur şimdi
-Bir de şu keşişler var kirlidir tırnakları
Hani taş duvarına saplanıp manastırın
Sırıtarak tırmalar aşağı bir yukarı
Hani, azar duyunca bulantın, karın ağrın-
Yürürsün taş döşeli eğri büğrü sokakta
Fener çoktan sönmüştür kusarsın bir köşeye
Çakılmış bir silüet, yakınlaşmaz, uzakta
Hani, kukuletalı, simsiyah o hafiye
Ne zaman tökezleyip omzun üstünden baksan
Sana bakıyor gibi öyle dikilir orda
Dumanı onu çizer durup sigara yaksan
Sevdiğin kadınlara ortak olan hovarda
Tatsan, onun dudağı, dokunsan onun eli
Uzlete ilticanda liman bekçisi hatif!
Gözleri üzerinde kendin bildin bileli
Burnunda hep o koku! Yeşil, yapışkan, kesif!
Senin içine girip senle içlere giren
Ah o meşum ehramın kustuğu dişi şeytan!
Yazgını lif lif edip çıkrığını çeviren
Geçirip ilmeğini çekiveren boynundan
Biliyorum birazdan ayağım bir çukura
Takılıp düşeceğim hiç kalkmamak üzere
Bulanıp lağım suyu, kusmuğum ve çamura
Öleceğim kimsesiz can çekişip bir süre
Goşenay üzerime eğilecek yeniden
Sivri dişleri korkunç, dudağında istihza
Kıvrık gülüşü yılan, gözleri birer mahzen
İki kocaman boşluk. Arkasında bir feza
Diriltecek bininci defa aciz ruhumu
Çağıracak hiçliğin tesellisinden beni
Sırtı kırbaç lekeli sıska kürek mahkumu
Sürükleyen benim ya, o tutuyor dümeni!
Nefesi rüzgar olup yelkeni şişirecek
O mu benim peşimde, ben mi onun, bilinmez
Ufuk çizgisi meşum, alaycı bir engerek
Bir kabus yeknesaklık. Ne bir liman, ne körfez
Bedenim benim değil, bir cadının mabedi
Hayatım oyuncağı, merhametsiz bir sapık!
Goşenay'ın elleri oynayacak ebedi
Minik eğlencesinden bıkana kadar artık...
M. Bahadırhan Dinçaslan
*Ива́н Гро́зный
Etiketler:
Goşenay,
gotik,
M. Bahadırhan Dinçaslan,
Oprichnik,
Şiir
13 Şubat 2019 Çarşamba
Ozan Arif'e Ağıt
-Oğuz töresince, irticalen-
Sen yalnız değilsin, kırk kara nöker
Vallahi... Billahi... Seninle şimdi.
Uçtuğun gökte al yalımlı ülker
Vallahi... Billahi... Seninle şimdi.
Ozanlar ölür mü? Türküsü kalır
Ölmez bu hareket... Ülküsü kalır
Dilden dile mesel öyküsü kalır
Vallahi... Billahi... Seninle şimdi.
Gülümse, bir vakur matemle Turan
Bir coğrafya, yaş döküyor ardından
Karaçorlu, Mahdumkulu ve Çolpan
Vallahi... Billahi... Seninle şimdi.
Şi'rinle açtığın o izi süren,
Tabutluktan çıkıp Mamak'a giren
Nal bıyıklı tam on milyon alperen
Vallahi... Billahi... Seninle şimdi.
Üzülme, üzülme! Düşmedi tuğun
Sonsuz arafında var ile yoğun
Ozan Arif, özlediğin Başbuğun
Vallahi... Billahi... Seninle şimdi.
Genişler, bununla avunur sadır
İnsanın adını eser yaşatır
Mısralarınla büyüyen Bahadır
Vallahi... Billahi... Seninle şimdi.
M. Bahadırhan Dinçaslan
Sen yalnız değilsin, kırk kara nöker
Vallahi... Billahi... Seninle şimdi.
Uçtuğun gökte al yalımlı ülker
Vallahi... Billahi... Seninle şimdi.
Ozanlar ölür mü? Türküsü kalır
Ölmez bu hareket... Ülküsü kalır
Dilden dile mesel öyküsü kalır
Vallahi... Billahi... Seninle şimdi.
Gülümse, bir vakur matemle Turan
Bir coğrafya, yaş döküyor ardından
Karaçorlu, Mahdumkulu ve Çolpan
Vallahi... Billahi... Seninle şimdi.
Şi'rinle açtığın o izi süren,
Tabutluktan çıkıp Mamak'a giren
Nal bıyıklı tam on milyon alperen
Vallahi... Billahi... Seninle şimdi.
Üzülme, üzülme! Düşmedi tuğun
Sonsuz arafında var ile yoğun
Ozan Arif, özlediğin Başbuğun
Vallahi... Billahi... Seninle şimdi.
Genişler, bununla avunur sadır
İnsanın adını eser yaşatır
Mısralarınla büyüyen Bahadır
Vallahi... Billahi... Seninle şimdi.
M. Bahadırhan Dinçaslan
Etiketler:
Ağıt,
M. Bahadırhan Dinçaslan,
Ozan Arif'e Ağıt,
Şiir
20 Kasım 2018 Salı
Völva
-Yaşanmış bir olaydan ilhamla-
Bizim yaylalar bu mevsimde pek güzeldir. Kırk gözeden hayat suyu çağlar, adını bilmediğim nice kuş ihtiyar cevizlerde, kuşburnu çalılarında, vişne ağaçlarında şakır. Yaylaya yürümekle başlar keyif. Dibinde güller döşeli, ardı meşeli, kızlarının eli menekşeli Alınkavak'ta nihayete erecek bir hac yürüyüşüdür bu. Fakat hacılardaki vakar bizde yoktur. Öyle tumturaklı, mırıl mırıl ilahi mırıldanıp, yaradan huzuruna çıkan hacılar gibi çıkmayız. İhtiyar ebenin; babanın izin vermediği haylazlıklara cevaz veren, çocukluğumuzun en mukaddes fetva makamı dedenin yanına varır gibi çıkarız.Türkü söyleyerek çıkarız, ıslık çalarak; yolda belde bitmiş bir buğday başağının sapını koparıp ağzımıza alarak. Yoğurdu, kaymağı şifadır. Hele balı da aldıysa dedem... Doyum olmaz. Dedim ya, bizim yaylalar bu mevsimde pek güzeldir. Baharda Alınkavak yolunda türkü söyleyen bir Avşar'ın neşesi ne kadim zamanların bağ bozumu tanrılarında vardır, ne şimdinin kibar takımının ahkamlı köşkemli gecelerinde.
Fakat korkarım ki, artık Alınkavak yollarına her düştüğümde, gönlüme de bu gölge düşecek. Üç yahut dört bahar evveldi. Ama yüzyıl önce ya da dün de olabilir. Bu güzelim yayla yolunda, Mayıs Haziran'a dönerken şahit olduğum ölüm, zamanı ve mekanı zihnimde bulanıklaştırdı. Hayır, öyle üzücü, kahreden, trajik bir ölüm değil... Yaylalarımızda ölümün bile ne kadar güzelleştiğini gördüm bu mevsimde. Ve ihtimal, bu yaylada ölemeyecek olmanın ağırlığı o zamandan beri gönlüme çöküyor.
Yine baharın ve atalarımın ceza olsun diye iskan edildiği, nasırlı elleriyle öle yite torunlarına bir mükafat yarattığı diyarın güzelliğiyle mest olmuş, bir de Gül Ahmet'ten türkü tutturmuş yürürken, Kutmulu'yu gördüm. Kutmu bir kumaş cinsidir. Gelinlik çağında mı, kızlık çağında mıdır, kutmudan yapılmış bir elbisesi varmış. Adı Kutmulu kalmış o zamandan bu zamana. 50 yıl? 60 yıl? Belki 70, muhtemelen 80 yıldır Kutmulu aşağı, Kutmulu yukarı. Pek de tanımazdım ama, adını bilirdim ebemle ettiğim sohbetlerden. Dedikodu verirdi köyün olan bitenine dair. En az uluslararası ilişkiler dersleri, yahut siyaset arenasının entrikaları kadar derin ve girift bir dünyası vardı köy dedikodularının. Kutmulu da orada bir figürdü işte. Birkaç kere elini öpmüşümdür düğünde cenazede, ama çok da dikkat etmemişimdir. Köyden ırayıp, yaylanın kucağına doğru kıvrılıp giden yolun başında, bir taşa oturmuş, sırtını köye dönmüş, ismi meçhul dağları gözlüyordu.
Ayak seslerimi duyunca bana döndü. Yüzünde belli belirsiz bir tebessüm vardı. "Sen" dedi, "Deli Koca'nın torunu değil misin?" "Evet" dedim, yavaşça doğruldu. "Oğlum" dedi, "Ben Kutmulu eben. Beni bir yaylaya elet hele." Kabul ettim, koluna girdim, ağır aksak, ama attığımız her adımı hissederek, bir tuhaf idrak keskinliğiyle, birlikte hacca başladık. Koluma girdiği anda kuşların sesi sanki daha da keskinleşmiş, rüzgarın hafif, ama sürekli uğultusu daha bir duyulur olmuş, al elvan çiçeklerin kokusu burnumu sızlatmaya başlamıştı.
Ağır ağır anlatmaya başladı... Neler dinlemedim ki? 80'i aşmış ömrünün bütün hafızasını paylaştı benimle. Köyün birkaç bin adım ötesinden hiç bahis yoktu. Komşu köyler bile nadiren giriyordu konuşmasına, ya bir gelin alındı, ya bir gelin verildiyse... Ama saatlerce anlatacak konu vardı, alem içinde alem nedir, bunu ben orada öğrendim... Elli ihtiyardan fazla meskunu kalmamış, iskandan öncesinde mazisi olmayan, bu mütevazı Avşar köyünün hikayeleri... Dedim ya, uluslararası ilişkiler kadar giriftti. Çeşitliydi. Çoktu. Köyün dışına hiç çıkmayan bir mihverin etrafında saatlerce, üstelik tekrarsız, üstelik ilgiyi hep cezbeden bir şekilde, konuşulabiliyordu. Birkaç hikaye tanıdık geliyordu, öz ebemden dinlediğim hikayeler. Eşkıyanın kaçırmak isterken öldürdüğü Emiş kız mesela, kimi kimsesi, soyu sopu kalmasa da, bir ebemin, bir de Kutmulu'nun hafızasında yaşıyordu hala. Ağıdı hala tazeydi, anasının kızıyla arasında bir diyalog biçiminde söylediği dizeler hala aklımda: "N'ola gidenidi kızım / Şo itlerin dölüyünen / Gitmem hatun anam gitmem / Paşa gelse valiyinen..." Emiş kız, anasının haftada bir saçını yuduğu, tarak vurmaya kıyamadığı o güzelim, Gençosmanoğlu'na ilham olmuş Avşar kızı, eşkıyaya direnmişti de, oracıkta kesivermişlerdi, 14, bilemedin 15 yaşında. Ana yüreği ya, keşke gideydi, bir zorbaza ram olaydı da, yine nefes alaydı yavrum demiş, demek.
Sonra civara yerleşik Kürtleri anlattı. Genç kız gibi kıkırdadı meşhur tekerlemeyi aktarırken.
"Odası var sergisi yok
Hökümetten vergisi yok
Hiç Allah'tan korkusu yok
Yandım farenin elinden
Ayakları dörde benzer
Kulakları kurda benzer
Kalleşlikte Kürde benzer
Yandım farenin elinden..."
Yandım farenin elinden..."
Kahkahayı patlattım ben de. "Ebe" dedim, "komşuluk etmişsiniz o kadar, kalleş demeyeydin bari..." Güldü, başını bilmiş bilmiş salladı, "Doğru" dedi, "Kürdün bile iyisi var." Üstelemedi. Fakat ikimiz de, içimizde bir yerlerde, utanarak da olsa, bu küçük ırkçı kaçamaklardan hoşlanıyorduk. Bir süre susup gülümsedik.
Derken yaylaya geldik. Alınkavak'a adını veren ihtiyar kavağın yerinde yeller esiyordu, bir kökü kalmıştı ondan yadigar. Çevresini 8 adam zor sardığımız, ihtimal tanrılar kadar yaşlı bir ağaçtı. Yıldırım düşmüş de yıkılmış, muhtar da kestirip odununu sattırmış. Gölgesinde sen de bin baş, ben diyeyim iki bin baş davar sürüsü yatardı da, yine yer kalırdı. Ya da ben ufaktım diye, olduğundan da heybetli görünüyordu bana. Her ne ise, Alınkavak'ın kavağı yoktu artık. Bayağıdır yoktu gerçi, ama kol kola, kan ter içinde susanın köşesini dönünce ağacı görememek, ikimizi de düşünceli bir ruh haline sokmuştu. Ben başka kelimelerle düşündüm, o başka; ben belki daha üst perdeden felsefe yaptım, o çocukluğunun ağacına yanmakla yetindi. Ama aynı şeyi düşündük işte, nihayetinde aynı manzaraya üzüldük.
Kolumdan çıktı, vardı sallana sallana ulu ağaçtan yadigar güdük kütüğün yanına. Çömeldi usulca, ben yanına varırken sözlerini duydum. İhtiyar, buruşmuş elleriyle kütüğü okşuyor, "Ağaaç" diyordu, "Gölgende çok oturdum. Hakkını helal et." Bir süre okşadı, "hay gurbanım" dedi, "gökçek ağacım" dedi, "seni de kestiler" dedi. Elini uzattı bana kaldırayım diye. Kaldırdım, koluma girdi yine, az uzağa götürdü. Yaylanın az aşağısındaki gözeye. Oturdu yine bir taşın başına. "Gözem, gökçek gözem, billur gözem. Suyundan çok içtim, elimi yüzümü çok yudum, yavrumu sende çimdirdim. Hakkını helal et" dedi. Tekrar elini uzattı, kaldırdım. Hemen yürümedi bu defa, oturduğu taşa döndü. "Taşım, gökçek taşım, üstüne çok oturdum. Oturup çok türkü çığırdım. Hakkını helal et" dedi.
Böyle böyle, geldiğimiz yoldan geri indik. İnerken bütün ağaçlarla, çalılarla, karşımıza çıkıp beni ürküten çoban köpekleriyle, kuşlarla, kayalıkların arasına kaçışan kemirgenlerle... Hepsiyle helalleşti! Ben, hürmete ve takdise layık, pek vakur ve uhrevi bir ayini taciz etmeye korkan bir turist gibi, kalakaldım. Konuşamadım, beni yönlendirmediği sürece hareket dahi edemedim. İki saat, tam iki saat geri yürüdük, karşımıza canlı, cansız ne çıktıysa helalleşti.
Döndük, evinin az ilerisindeki, onu ilk gördüğüm taşın başına geldik yine. O iki saatte sayısız düşüncelere gark olmuş, ağzını açıp konuşamamış ben, başım önümde, dalgındım. Taşın yanına gelince, çıktı yine kolumdan. "Oğlum" dedi, "Tanrım senden razı olsun. Beni yaylaya götürdün, helalleştirdin. Tanrım muradını versin. Ben varıp namazımı kılayım gayrı. Ebene, dedene, babana çok selam söyle."
İçim karmakarışık, "söylerim ebe" dedim, başka bir şey diyemedim. Evimizin yolunu tuttum, bir sigara yaktım. Yolu da biraz uzattım, gelip geçen arabaları izledim, oyalandım. Ne düşündüğümü bilmiyordum bile, ama az evvel şahit olduğum ayin, tattığım, gördüğüm, duyduğum hiçbir şeye benzemiyordu. Düşünceler zihnime geliyor, ama tarif edebileceğim, kelimelere sığacak bir forma kavuşamıyordu. Nihayet, gün batarken eve geldim. Kapının önüne, merdivenin ikinci basamağına çöktüm tekrar, bir sigara yakıp sol tarafımdaki bahçeyi izlemeye koyuldum. Ebemin sesi duyuldu birden "Kele Kocaa! Kutmulu ölmüş herif!"
İçeri koştum. Ebem, az evvel Kutmulu'nun komşusundan telefon almış, dedeme anlatıyordu. Benden yarım saat, belki bir saat sonra, komşusu Kutmulu'yu yoklamaya gitmiş. Bakmış nefes almıyor, hareket etmiyor, sağını solunu yoklamış. Öldüğünden emin olunca, konu komşuya haber vermiş. Ebem yazıklandı biraz, kuş ölüsü görse ağlayan kadındır zaten. Fakat gözümün önünde, ben bir kenara oturmuş sessizce onları izlerken, ebem de, dedem de vah, tüh dedikten sonra unuttular. Yarın cenazesini kılarlar, gömerlerdi elbette. Herkes yaşar, herkes ölür, o yaşta bir kocakarı da bir gün ölecekti elbet.
Yutkundum. Az evvel, kitaplarda okuduğumu yaşamıştım. Roux'nun anlattığı Türkler aklıma geldi. Keseceği hayvanı okşayan, lisan-ı hal ile "Tabiatın kanunudur. Seni yemek zorundayım ama, beni affet" diyen Türkler. Keseceği ağaca teşekkür eden, ondan af dileyen, ona dua eden Tahtacı Türkmenleri... İşte köyümüzün kocakarısı Kutmulu, onlardan biriydi. Öleceği ona malum olmuş, ömrünü geçirdiği köyün ruhuyla; taşın, suyun, ağacın, hayvanın o var eden, kuşatan, yaşatan ve öldüren özüyle helalleşmişti.
Ne güzel ölmüştü! İşte o günden beri, ne zaman yaylamızın yoluna düşsem, yahut yaylamızı yolu aklıma düşse, Kutmulu'yu ve onun sehl-i mümteni ölümünü hatırlarım. Kendi ölümüm aklıma düşer, acaba nasıl, nerede soruları zihnime üşüşür. Öyle güzel ölemeyeceğimi çok derinlerde bir yerde, Avşar irfanıyla sezer, hayıflanır, bir sigara yakarım.
M. Bahadırhan Dinçaslan
Etiketler:
hikaye,
Kutmulu,
M. Bahadırhan Dinçaslan,
Öykü,
Völva
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
