18 Mart 2019 Pazartesi

Oprichnik

Yüreğim bir ehramdı, lanetli mezarımı
Mührünü kırıp talan edince melun nebbaş
İçime ve dışıma hükmeden Sezar'ımı*
Ağuladı Goşenay eliyle yavaş yavaş

Uzansam yatağımda düşmanım hazır: Karım
El açsam eşiğinde dostum sorar: Bu kimdi?
Dün Allah'ın elinden kavrayan parmaklarım
Bir tetik boşluğunda kıvranır durur şimdi

-Bir de şu keşişler var kirlidir tırnakları
Hani taş duvarına saplanıp manastırın
Sırıtarak tırmalar aşağı bir yukarı
Hani, azar duyunca bulantın, karın ağrın-

Yürürsün taş döşeli eğri büğrü sokakta
Fener çoktan sönmüştür kusarsın bir köşeye
Çakılmış bir silüet, yakınlaşmaz, uzakta
Hani, kukuletalı, simsiyah o hafiye

Ne zaman tökezleyip omzun üstünden baksan
Sana bakıyor gibi öyle dikilir orda
Dumanı onu çizer durup sigara yaksan
Sevdiğin kadınlara ortak olan hovarda

Tatsan, onun dudağı, dokunsan onun eli
Uzlete ilticanda liman bekçisi hatif!
Gözleri üzerinde kendin bildin bileli
Burnunda hep o koku! Yeşil, yapışkan, kesif!

Senin içine girip senle içlere giren
Ah o meşum ehramın kustuğu dişi şeytan!
Yazgını lif lif edip çıkrığını çeviren
Geçirip ilmeğini çekiveren boynundan

Biliyorum birazdan ayağım bir çukura
Takılıp düşeceğim hiç kalkmamak üzere
Bulanıp lağım suyu, kusmuğum ve çamura
Öleceğim kimsesiz can çekişip bir süre

Goşenay üzerime eğilecek yeniden
Sivri dişleri korkunç, dudağında istihza
Kıvrık gülüşü yılan, gözleri birer mahzen
İki kocaman boşluk. Arkasında bir feza

Diriltecek bininci defa aciz ruhumu
Çağıracak hiçliğin tesellisinden beni
Sırtı kırbaç lekeli sıska kürek mahkumu
Sürükleyen benim ya, o tutuyor dümeni!

Nefesi rüzgar olup yelkeni şişirecek
O mu benim peşimde, ben mi onun, bilinmez
Ufuk çizgisi meşum, alaycı bir engerek
Bir kabus yeknesaklık. Ne bir liman, ne körfez

Bedenim benim değil, bir cadının mabedi
Hayatım oyuncağı, merhametsiz bir sapık!
Goşenay'ın elleri oynayacak ebedi
Minik eğlencesinden bıkana kadar artık...

M. Bahadırhan Dinçaslan

*Ива́н Гро́зный​

13 Şubat 2019 Çarşamba

Ozan Arif'e Ağıt

-Oğuz töresince, irticalen-



Sen yalnız değilsin, kırk kara nöker
Vallahi... Billahi... Seninle şimdi.
Uçtuğun gökte al yalımlı ülker
Vallahi... Billahi... Seninle şimdi.

Ozanlar ölür mü? Türküsü kalır
Ölmez bu hareket... Ülküsü kalır
Dilden dile mesel öyküsü kalır
Vallahi... Billahi... Seninle şimdi.

Gülümse, bir vakur matemle Turan
Bir coğrafya, yaş döküyor ardından
Karaçorlu, Mahdumkulu ve Çolpan
Vallahi... Billahi... Seninle şimdi.

Şi'rinle açtığın o izi süren,
Tabutluktan çıkıp Mamak'a giren
Nal bıyıklı tam on milyon alperen
Vallahi... Billahi... Seninle şimdi.

Üzülme, üzülme! Düşmedi tuğun
Sonsuz arafında var ile yoğun
Ozan Arif, özlediğin Başbuğun
Vallahi... Billahi... Seninle şimdi.

Genişler, bununla avunur sadır
İnsanın adını eser yaşatır
Mısralarınla büyüyen Bahadır
Vallahi... Billahi... Seninle şimdi.

M. Bahadırhan Dinçaslan

20 Kasım 2018 Salı

Völva

-Yaşanmış bir olaydan ilhamla-

Bizim yaylalar bu mevsimde pek güzeldir. Kırk gözeden hayat suyu çağlar, adını bilmediğim nice kuş ihtiyar cevizlerde, kuşburnu çalılarında, vişne ağaçlarında şakır. Yaylaya yürümekle başlar keyif. Dibinde güller döşeli, ardı meşeli, kızlarının eli menekşeli Alınkavak'ta nihayete erecek bir hac yürüyüşüdür bu. Fakat hacılardaki vakar bizde yoktur. Öyle tumturaklı, mırıl mırıl ilahi mırıldanıp, yaradan huzuruna çıkan hacılar gibi çıkmayız. İhtiyar ebenin; babanın izin vermediği haylazlıklara cevaz veren, çocukluğumuzun en mukaddes fetva makamı dedenin yanına varır gibi çıkarız.Türkü söyleyerek çıkarız, ıslık çalarak; yolda belde bitmiş bir buğday başağının sapını koparıp ağzımıza alarak. Yoğurdu, kaymağı şifadır. Hele balı da aldıysa dedem... Doyum olmaz. Dedim ya, bizim yaylalar bu mevsimde pek güzeldir. Baharda Alınkavak yolunda türkü söyleyen bir Avşar'ın neşesi ne kadim zamanların bağ bozumu tanrılarında vardır, ne şimdinin kibar takımının ahkamlı köşkemli gecelerinde. 

Fakat korkarım ki, artık Alınkavak yollarına her düştüğümde, gönlüme de bu gölge düşecek. Üç yahut dört bahar evveldi. Ama yüzyıl önce ya da dün de olabilir. Bu güzelim yayla yolunda, Mayıs Haziran'a dönerken şahit olduğum ölüm, zamanı ve mekanı zihnimde bulanıklaştırdı. Hayır, öyle üzücü, kahreden, trajik bir ölüm değil... Yaylalarımızda ölümün bile ne kadar güzelleştiğini gördüm bu mevsimde. Ve ihtimal, bu yaylada ölemeyecek olmanın ağırlığı o zamandan beri gönlüme çöküyor. 

Yine baharın ve atalarımın ceza olsun diye iskan edildiği, nasırlı elleriyle öle yite torunlarına bir mükafat yarattığı diyarın güzelliğiyle mest olmuş, bir de Gül Ahmet'ten türkü tutturmuş yürürken, Kutmulu'yu gördüm. Kutmu bir kumaş cinsidir. Gelinlik çağında mı, kızlık çağında mıdır, kutmudan yapılmış bir elbisesi varmış. Adı Kutmulu kalmış o zamandan bu zamana. 50 yıl? 60 yıl? Belki 70, muhtemelen 80 yıldır Kutmulu aşağı, Kutmulu yukarı. Pek de tanımazdım ama, adını bilirdim ebemle ettiğim sohbetlerden. Dedikodu verirdi köyün olan bitenine dair. En az uluslararası ilişkiler dersleri, yahut siyaset arenasının entrikaları kadar derin ve girift bir dünyası vardı köy dedikodularının. Kutmulu da orada bir figürdü işte. Birkaç kere elini öpmüşümdür düğünde cenazede, ama çok da dikkat etmemişimdir. Köyden ırayıp, yaylanın kucağına doğru kıvrılıp giden yolun başında, bir taşa oturmuş, sırtını köye dönmüş, ismi meçhul dağları gözlüyordu. 

Ayak seslerimi duyunca bana döndü. Yüzünde belli belirsiz bir tebessüm vardı. "Sen" dedi, "Deli Koca'nın torunu değil misin?" "Evet" dedim, yavaşça doğruldu. "Oğlum" dedi, "Ben Kutmulu eben. Beni bir yaylaya elet hele." Kabul ettim, koluna girdim, ağır aksak, ama attığımız her adımı hissederek, bir tuhaf idrak keskinliğiyle, birlikte hacca başladık. Koluma girdiği anda kuşların sesi sanki daha da keskinleşmiş, rüzgarın hafif, ama sürekli uğultusu daha bir duyulur olmuş, al elvan çiçeklerin kokusu burnumu sızlatmaya başlamıştı. 

Ağır ağır anlatmaya başladı... Neler dinlemedim ki? 80'i aşmış ömrünün bütün hafızasını paylaştı benimle. Köyün birkaç bin adım ötesinden hiç bahis yoktu. Komşu köyler bile nadiren giriyordu konuşmasına, ya bir gelin alındı, ya bir gelin verildiyse... Ama saatlerce anlatacak konu vardı, alem içinde alem nedir, bunu ben orada öğrendim... Elli ihtiyardan fazla meskunu kalmamış, iskandan öncesinde mazisi olmayan, bu mütevazı Avşar köyünün hikayeleri... Dedim ya, uluslararası ilişkiler kadar giriftti. Çeşitliydi. Çoktu. Köyün dışına hiç çıkmayan bir mihverin etrafında saatlerce, üstelik tekrarsız, üstelik ilgiyi hep cezbeden bir şekilde, konuşulabiliyordu. Birkaç hikaye tanıdık geliyordu, öz ebemden dinlediğim hikayeler. Eşkıyanın kaçırmak isterken öldürdüğü Emiş kız mesela, kimi kimsesi, soyu sopu kalmasa da, bir ebemin, bir de Kutmulu'nun hafızasında yaşıyordu hala. Ağıdı hala tazeydi, anasının kızıyla arasında bir diyalog biçiminde söylediği dizeler hala aklımda: "N'ola gidenidi kızım / Şo itlerin dölüyünen / Gitmem hatun anam gitmem / Paşa gelse valiyinen..." Emiş kız, anasının haftada bir saçını yuduğu, tarak vurmaya kıyamadığı o güzelim, Gençosmanoğlu'na ilham olmuş Avşar kızı, eşkıyaya direnmişti de, oracıkta kesivermişlerdi, 14, bilemedin 15 yaşında. Ana yüreği ya, keşke gideydi, bir zorbaza ram olaydı da, yine nefes alaydı yavrum demiş, demek. 

Sonra civara yerleşik Kürtleri anlattı. Genç kız gibi kıkırdadı meşhur tekerlemeyi aktarırken. 

"Odası var sergisi yok
Hökümetten vergisi yok
Hiç Allah'tan korkusu yok
Yandım farenin elinden 

Ayakları dörde benzer
Kulakları kurda benzer
Kalleşlikte Kürde benzer
Yandım farenin elinden..."

Kahkahayı patlattım ben de. "Ebe" dedim, "komşuluk etmişsiniz o kadar, kalleş demeyeydin bari..." Güldü, başını bilmiş bilmiş salladı, "Doğru" dedi, "Kürdün bile iyisi var." Üstelemedi. Fakat ikimiz de, içimizde bir yerlerde, utanarak da olsa, bu küçük ırkçı kaçamaklardan hoşlanıyorduk. Bir süre susup gülümsedik. 

Derken yaylaya geldik. Alınkavak'a adını veren ihtiyar kavağın yerinde yeller esiyordu, bir kökü kalmıştı ondan yadigar. Çevresini 8 adam zor sardığımız, ihtimal tanrılar kadar yaşlı bir ağaçtı. Yıldırım düşmüş de yıkılmış, muhtar da kestirip odununu sattırmış. Gölgesinde sen de bin baş, ben diyeyim iki bin baş davar sürüsü yatardı da, yine yer kalırdı. Ya da ben ufaktım diye, olduğundan da heybetli görünüyordu bana. Her ne ise, Alınkavak'ın kavağı yoktu artık. Bayağıdır yoktu gerçi, ama kol kola, kan ter içinde susanın köşesini dönünce ağacı görememek, ikimizi de düşünceli bir ruh haline sokmuştu. Ben başka kelimelerle düşündüm, o başka; ben belki daha üst perdeden felsefe yaptım, o çocukluğunun ağacına yanmakla yetindi. Ama aynı şeyi düşündük işte, nihayetinde aynı manzaraya üzüldük. 

Kolumdan çıktı, vardı sallana sallana ulu ağaçtan yadigar güdük kütüğün yanına. Çömeldi usulca, ben yanına varırken sözlerini duydum. İhtiyar, buruşmuş elleriyle kütüğü okşuyor, "Ağaaç" diyordu, "Gölgende çok oturdum. Hakkını helal et." Bir süre okşadı, "hay gurbanım" dedi, "gökçek ağacım" dedi, "seni de kestiler" dedi. Elini uzattı bana kaldırayım diye. Kaldırdım, koluma girdi yine, az uzağa götürdü. Yaylanın az aşağısındaki gözeye. Oturdu yine bir taşın başına. "Gözem, gökçek gözem, billur gözem. Suyundan çok içtim, elimi yüzümü çok yudum, yavrumu sende çimdirdim. Hakkını helal et" dedi. Tekrar elini uzattı, kaldırdım. Hemen yürümedi bu defa, oturduğu taşa döndü. "Taşım, gökçek taşım, üstüne çok oturdum. Oturup çok türkü çığırdım. Hakkını helal et" dedi. 

Böyle böyle, geldiğimiz yoldan geri indik. İnerken bütün ağaçlarla, çalılarla, karşımıza çıkıp beni ürküten çoban köpekleriyle, kuşlarla, kayalıkların arasına kaçışan kemirgenlerle... Hepsiyle helalleşti! Ben, hürmete ve takdise layık, pek vakur ve uhrevi bir ayini taciz etmeye korkan bir turist gibi, kalakaldım. Konuşamadım, beni yönlendirmediği sürece hareket dahi edemedim. İki saat, tam iki saat geri yürüdük, karşımıza canlı, cansız ne çıktıysa helalleşti. 

Döndük, evinin az ilerisindeki, onu ilk gördüğüm taşın başına geldik yine. O iki saatte sayısız düşüncelere gark olmuş, ağzını açıp konuşamamış ben, başım önümde, dalgındım. Taşın yanına gelince, çıktı yine kolumdan. "Oğlum" dedi, "Tanrım senden razı olsun. Beni yaylaya götürdün, helalleştirdin. Tanrım muradını versin. Ben varıp namazımı kılayım gayrı. Ebene, dedene, babana çok selam söyle." 

İçim karmakarışık, "söylerim ebe" dedim, başka bir şey diyemedim. Evimizin yolunu tuttum, bir sigara yaktım. Yolu da biraz uzattım, gelip geçen arabaları izledim, oyalandım. Ne düşündüğümü bilmiyordum bile, ama az evvel şahit olduğum ayin, tattığım, gördüğüm, duyduğum hiçbir şeye benzemiyordu. Düşünceler zihnime geliyor, ama tarif edebileceğim, kelimelere sığacak bir forma kavuşamıyordu. Nihayet, gün batarken eve geldim. Kapının önüne, merdivenin ikinci basamağına çöktüm tekrar, bir sigara yakıp sol tarafımdaki bahçeyi izlemeye koyuldum. Ebemin sesi duyuldu birden "Kele Kocaa! Kutmulu ölmüş herif!"

İçeri koştum. Ebem, az evvel Kutmulu'nun komşusundan telefon almış, dedeme anlatıyordu. Benden yarım saat, belki bir saat sonra, komşusu Kutmulu'yu yoklamaya gitmiş. Bakmış nefes almıyor, hareket etmiyor, sağını solunu yoklamış. Öldüğünden emin olunca, konu komşuya haber vermiş. Ebem yazıklandı biraz, kuş ölüsü görse ağlayan kadındır zaten. Fakat gözümün önünde, ben bir kenara oturmuş sessizce onları izlerken, ebem de, dedem de vah, tüh dedikten sonra unuttular. Yarın cenazesini kılarlar, gömerlerdi elbette. Herkes yaşar, herkes ölür, o yaşta bir kocakarı da bir gün ölecekti elbet. 

Yutkundum. Az evvel, kitaplarda okuduğumu yaşamıştım. Roux'nun anlattığı Türkler aklıma geldi. Keseceği hayvanı okşayan, lisan-ı hal ile "Tabiatın kanunudur. Seni yemek zorundayım ama, beni affet" diyen Türkler. Keseceği ağaca teşekkür eden, ondan af dileyen, ona dua eden Tahtacı Türkmenleri... İşte köyümüzün kocakarısı Kutmulu, onlardan biriydi. Öleceği ona malum olmuş, ömrünü geçirdiği köyün ruhuyla; taşın, suyun, ağacın, hayvanın o var eden, kuşatan, yaşatan ve öldüren özüyle helalleşmişti. 

Ne güzel ölmüştü! İşte o günden beri, ne zaman yaylamızın yoluna düşsem, yahut yaylamızı yolu aklıma düşse, Kutmulu'yu ve onun sehl-i mümteni ölümünü hatırlarım. Kendi ölümüm aklıma düşer, acaba nasıl, nerede soruları zihnime üşüşür. Öyle güzel ölemeyeceğimi çok derinlerde bir yerde, Avşar irfanıyla sezer, hayıflanır, bir sigara yakarım.

M. Bahadırhan Dinçaslan

17 Ekim 2018 Çarşamba

Celali Destanı

Osmanoğlu derler bize yağı kesildi bugün
Yıktı üstüme bıraktı göklerin çatısını
El payına sefa düştü bize kaçgın ve sürgün
Bir kureyşi kin bürümüş ufkumun batısını

Kesti dalları göğümü kucaklayan ağacı
Bir yeşil ağudur şimdi köküme yürüyesi
İndinde cahil Türkmen'in asılmakmış miracı
Baba bir gardaşa yeğmiş aldığı iç güveysi

Halife-i ruy-u zemin, ey öz sulbünü boğan!
Elim obam yedi dedem bin yıldır göğe tapar
Gökler benim safımdadır şimdi üstüne yağan
Âyâ! Türkmen kovgunudur kıyamet kaçan kopar?

Diyar-ı Rum'un bozkırı şimdi Kuray düzüdür
Bir yeni akındır doğan Çalören bulağından
Gecen çattı gözle gelen Türkmen'in gündüzüdür
Gözümü bürüyen kızıl Han Tengri şafağından!

Gelir, işte safımıza börklü Türkmenler gelir!
Kam atanın sofrasında kandaş yarenler gelir!
Dağda belde bir kömbeyi iki bölenler gelir!
Döşü çıplak belde kılıç zağlı seğmenler gelir!
Gelir ağzı Allah demez kafir erenler gelir!
Gelir gelir yetmiş oba dokuz tümenler gelir!
Kırklar gelir, peşi sıra kurtlar cerenler gelir!
Gelir, çağrımızı duyan, düşte görenler gelir!


***

Ah gözümün önündedir allı yeşil bir sabah
Doğu'dan esen rüzgara gem vurup binişleri
Molla! Dinin senin olsun mayamdır yedi günah!
İşlemez Türkmen tenime cehennemin dişleri

İki cihanda kuyular düştü üleşimize
Yel vurunca uğul uğul çınlasın uranımız!
Duyar bir gün birileri ve düşer peşimize
Alır senden öcümüzü yerde kalmaz kanımız!

M. Bahadırhan Dinçaslan

*"Serfiraz itmese ilmin tacı / Türk'ün asılmak olur miracı."
**"Mülk-i Acem sorar ki, kıyamet kaçan kopar?"

10 Ekim 2018 Çarşamba

Tanrıkıran

-Lenore ilhamıyla-



"Peccavimus!"

Bedbaht adam, elinde altın kasesi kırık
Uçup gitmiş mey-i nab dudağında bir ıslık
Herkesin unuttuğu bir ağıdı üflüyor
Dudakları ölümün bürudetiyle mosmor
Dikilmiş ölülerin en güzeli önünde
İştiyak ürperirken göklerdeki düğünde
Musallayı okşayan elleri Sahra Çölü
Yatan mı? Dikilen mi? Hangisi daha ölü?
Bir gelin uğurluyor cennete cehennemden
Ruhunu çırılçıplak soyup gamdan, elemden
O, baharı gittiği diyara götürecek
Kalan layemut kışa ram olup iz sürecek
Tekinsiz silüetin ardı sıra yıllarca
Yol bitince yeni yol: Her menzilde bir irca...

"Günahkarız, hepimiz, bu lanet nekrofili
Biziz, biziz, sen ve ben: Bu genç kızın katili
Gülü yolup severiz, taze yemişi daldan
Koparmaktır kavlimiz, yazılan ilk masaldan
Beri şerik ararız kadim günahımıza
Ancak ölüm lezizdir arsız iştahımıza!
İşte bin yıl saklayıp bağrında tabiatın
Sürdüğü en nadide filizi tüm nebatın
Kırılgan köklerinden hayvan gibi kopardık!
Haydi, kesin matemi, geviş getirin artık!"

Göğe kalktı çenesi titreyen cinnetiyle
"Yerde nasılsa" dedi, "Mutlaka gökte öyle"*
"Demek Allah da ölür, öldüyse sevdiceğim
Yıldızlar solsun madem, soldu benim çiçeğim"
Döndü, taziyeciler kaçırdı gözlerini
Baş önde dinlediler mecnunun sözlerini
"Şeytan haklıydı" dedi, "Kıskandı bizi Tanrı
El erişmez uzağa koydu ki yıldızları
Görüp anlamayalım. Sezip, bilemeyelim
Bir yıldız çaldı benim göğümden bugün, elim
Cehennemden daha boş kaldı iki yanımda
Fakat yeni bir gayız fokurduyor kanımda
Karanlığı seçtim ben. Işık bizi aldatır!
O ipeksi hayali kaç sene saklar hatır?
Göz yumunca düşümde, göz açınca aynada
Kulağımda ipince, uzaktan gelen seda
Bir hayalin peşinde deliremem ben, hayır
Gerçek neyse peşine düşeceğim, dağ bayır
Aşacağım, haydudun inine gireceğim
Yıldız çalan hırsızın izini süreceğim!"

***

Tuhaf sonsuzlukların en tekinsiz rüzgarı
Eserken, beyabanda ölü uzanan Tanrı
Ürperdi son bir defa, sonra kıpırdamadı.
Pul pul döküldü gökten meleklerin kanadı
Varoluş sona erdi, koptu kızıl kıyamet
Dikildi baş ucunda ve haykırdı "Nihayet!
Mekreden ve muntakim yenildi mahlukuna
Tat sen de öz zehrini! Yollan sonsuz uykuna!"
Kaybederken gökyüzü yere doğru irtifa
Işığın ölümünden önce ekvan son defa
Gözleri ilişince bir havf ile yukarı
Cılız fakat hünerli, örümcek parmakları
Levh-i mahfuza son bir satır eklerken gördü:

"Allah'ın kaderini işte bu eller ördü!"

M. Bahadırhan Dinçaslan

*Quod superius sicut inferius.


11 Mayıs 2018 Cuma

Karabasan

"Başkaları cehennemdir."

Meçhul tanrıların adı konmamış kabusuna
Dalar şehir cehennemî bir hasretle bûsuna

Gece kim bilir kimlerin müphem korkularıdır
Hep başkası, bu cehennem; göz kapağımda ağır

Bir perdenin karanlığı, sarmalar sarar beni
Üfler kandili heyûla dört bucak arar beni

Rûya aleminin müthiş boşluğuna asılı
Elden düşme bir hezeyan kim bilir kimin malı

Her gün sureti bir başka, her gün aynı hafakan
Belli belirsiz tanıdık, sesi gelir uzaktan

Ah bu belalı hatifin sesi kulakta buzul
Bir rafızi ritüelin yankısı uğul uğul

Bürür beynimi haşerat binlerce küçük ağız
Açılır üleşir beni boşlukta yapayalnız

Kaskatı bir felcin sessiz çığlığı yankılanmaz
Başkaları hep unutur adımı kimse anmaz

Yolun sonu geldi derken yalnız, sessiz, kötürüm
Göz ucuyla sağ yanımda ellerini görürüm

Ellerin! Son teşrifinde aynama bıraktığın
Ellerin! Ah yed-i beyza! Kıpır kıpır bir yangın

Yalazı yüzümü yalar felcin buzları erir
Bağrımdan bir şeytan kalkar iman tahtam ürperir

Ah! Allah'ın elleridir meshi sağaltır beni
Hissederim unutmaz bu vefalı hatır beni

Başkaları cehennemdir bu eller cennetimden
Çiçek derer, ıtır kokar: Kim demiş yalnızım ben?

Sabaha dek Ebu Leheb hamurumu yoğurur
Dokuz soluk bekler beni taze tekvin doğurur

Kapanır göz kapaklarım bir munis serencama
Yangın sönüp silüetin gümüş kakınca cama

Gece şafağın layemut şiirini besteler
Aynamda kirpiklerinden akseden bercesteler

M. Bahadırhan Dinçaslan


27 Mart 2018 Salı

Zakir

-Yağız Ozan'a nazire-

Sofiyane bir vecd üstümde tülbent
Bir buse bırakır rûha nihavent
Önüme çekilir masivadan bent
Bir hırka, bir asa aşar gelirim

Tayy-i mekan, tayy-i zaman, yerimde
Sayarım yürüyüş kararı; müjde!
Bin yıl ve bir adım kaldı Muid'e
Makamım hayretî, şaşar gelirim

İncecik sekarat, cılız nefesi
Verirken, vücudun bu son raşesi
Kırılır Davud'un sırça kasesi
Bin yeni gözeden taşar gelirim

Zonklayan esrar şah damarımda hûş
Nabzımda bin ölüm, bin yeni doğuş
Ey ukbadan bana açılan ağuş
Üç günlük dünyayı yaşar gelirim

M. Bahadırhan Dinçaslan