30 Haziran 2019 Pazar

Tempus Fugit

-Kadim çağlarda uykusunda ölen, o çağların tafsilatlı bir çetelesini tutan ciltler dolusu bir eserde adının anılmadığını gördüğüm bir şairin anısına-

Bir avuç çamur al kabristanımdan
Üfle, bir teselli lazımsa sana
Olur ya, tekerrür ederse zaman
Bir mucize olur gelirim cana

Gözlerinde bir tül, yalancı mazi
Dürer bir tomarda gerçeği saklar
Zamanın katibi unutur bizi
En sonunda kendisini bıçaklar

Bir ihtiyar şair uykuda ölür
Değişir izzeti ve dünyasını
Geceleyin bir entrika örülür
Himyer kralları tutar yasını

Sustuğu bir anda hemen herkesin,
Emre ve yasağa bir intifada!
Kavmine seslenen o yiğit sesin
Son sedası nabız kulaklarımda:

Hayat bir tağşiştir, ölüm avarız
İster inan ister kendini kandır
Yaşar ölür yaşar ölür yaşarız
Bizi helak eden ancak zamandır

M. Bahadırhan Dinçaslan

15 Haziran 2019 Cumartesi

Muhalif Ülkücüler Ağıdı

“Gilead’da merhem yok mu” diye ağıt yakan Yeremya’nın, “adımı küçük harflerle yazdılar” diye ağıt yakan Nemecsek’in, Prusya Kralı’nın istimlak emrine “Berlin’de hakimler var” diyen Alman değirmenciye özenen Türk köylünün ve 20 Ağustos 2018’de islamcı ve rusçu olmadığı için hedefe konan bahadırhan’ın beyanıdır:

Küçük harflerle yazdılar ah zavallı adımı
Kalbi yumruğundan büyük bir sokak çocuğuyum
Ankara’da hakimler var, duyar mı feryadımı?
Yusuf eder mi beni de hapsolduğum kör kuyum?

El açsam soyuma düşman yadırgının Allah’ı
Seslensem sesime sağır Ankara’da kulaklar
Omzumda Atlas’ın yükü Ben-İsrail günahı
Hangi ağaç peşimdeki gezler gözlerden saklar?

Nere varsam tuzak kurar ayaklarıma rakip
Küfrün, hırsın ve yemyeşil sineklerin tanrısı
Yedi dedemden yadigar bağı istimlak edip
Değirmende hak öğütür sarayın soytarısı

Ne Yeremya merhem bulur ne Ankara bir hakim
İkbal, kader; Allah bile bidadin elindedir
Hangi kahvede sorarsan cevap budur nitekim:

“Hakim mi? Ne arar beyim. Hakimler Berlin’dedir.”

M. Bahadırhan Dinçaslan

22 Mayıs 2019 Çarşamba

Höyük Vadisi

Tolkien üzerine çalışmaya başladığımdan, akabinde mitoloji ve folklor üzerine ciddi mesai sarf ettiğimden beri, Tolkien'i taklit etme isteği içimde kıvranıp duran bir ejderha gibiydi. Nihayet o ejderha kanatlarını açtı ve boğazımdan yukarı çıkmaya çalışıyor. Hançeremi parçalamadan çıkması için onu ehilleştirmem, sakinleştirmem gerekiyordu. Yıllardır birkaç düz metin pasajı, birkaç manzum parça paylaştığım büyük projem, nihayete eriyor gibi. Öykü birkaç defa değişti, ama motifler hep sabit: Orta Asya, Kafkasya ve Anadolu mitlerinin, folklorik öğelerinin yeniden üretimi, birkaç ödünç motif ve çok daha az sayıda orijinal konsept... Birlikte Asya'ya benzer bir coğrafyaya gidecek, eski Türkçeye benzer bir dil konuşan, bozkır hayatı yaşayan insanların, dünyanın çok daha büyük olduğunu keşfedişlerine şahit olacağız. 

Çalışmam ilgi görecek mi, bilmiyorum. Edebi düz metinde hiç iddialı değilim, fakat yapmasam olmayacaktı. Bir avuç okurumun eleştirilerini almak için, üç cilt olacağını düşündüğüm çalışmamın giriş bölümünü paylaşıyorum. 

Bölüm I: Höyük Vadisi
Gök atlıların toynaklarından çıkan kıvılcımların çatallı zirvesinin üzerine yıldızlardan bir hale bıraktığı Yalaz Dağı, ay ışığında insana tekinsiz gelen bir parıltıyla titreşiyordu. Batar, iki telli sazını kenara bıraktı, Yalaz Dağı’nı izlediği uçurumun kenarından aşağıya, dağın eteklerindeki pusa kadar, karanlıkta mor-yeşil uzanan derin vadiye baktı. Büyük Savaş’tan bu yana, binlerce yıldır o büyük savaşta yapılan fedakârlıkları hatırlatan birer nişane gibi dikilmiş sayısız bengütaş, loş ışığın altında vadiye en az dağın tekinsiz parıltısı kadar tuhaf ve insanı ürperten bir uğursuz suret katıyordu. 

Batar bir süre belli belirsiz titreşen bengütaşları izledi. Ne zaman sehere yakın, dolunaylı gecelerde sürüsünü otlatmaya çıkarsa, bu yarın başına gelir, Yalaz Dağı’nı ve eteklerindeki höyük vadisini izlerdi. Yalaz Dağı’nın küçük birer kopyası gibi, üst üste dizilmiş küçük taşlardan oluşan tepeler ve bu küçük tepelerin zirvesine dikilmiş, zamanla kimi eğrilmiş, kimi yıkılmış binlerce bengütaş… Batar bu höyükleri izlerken düşlere dalar, o büyük savaşta Tan ile, Bay Külkün ile saf tutmuş gök atlıların yardımına koşan bir yiğit olur, Emegen tepelerdi. Kavisli kısa kılıcı, boz kürklü, kabaca tüylü, kısa bacaklı atıyla Yerkan’ın karşısına çıkar, Yak boynuzundan borusunu üfler, yoldaşlarını imdada çağırırdı. “Çal kılıcını görklüce Batar, yetiştim!” diye beyler gelirdi yanına, onlarla bir olur, Tan’ı Yerkan’ın elinden kurtarır, yılan saçlı, akrep gözlü Yerkan’ın kellesini keser, Bay Külkün’ün ayaklarının dibine atardı. 

Bir baykuş sesiyle ürperdi Batar, kendine geldi. Düşlerinin kan kokulu, şöhret efsunlu, mertlik ve yiğitlikle bezeli ihtişamından, bir el tarafından zorla koparılıp, yeryüzüne geri bırakıldı. Başını çevirdi, yarın kenarına temkinli bir mesafe bırakıp otlayan sürüsüne baktı. “Acunun başka bir yerinde, ermiş bir ozan, yahut bıyığına adam asılır bir babayiğit olabilirdim” diye iç geçirdi. Toparlandı, iki tellisini aldı, sürüsüne doğru yürüdü, bir ıslık tutturdu. Kafasını çevirdi, yarın kenarından, vadiye bir kez daha bakacak oldu. Fakat o da ne! Vadide birileri vardı. Belli belirsiz, uğursuz bir biçimde saydam, ama şüpheye yer bırakmayacak kadar gerçek bir takım siluetler, taşların arasında geziniyorlardı!

Sürüsüne tekrar baktı. Köpeği, bir sağa bir sola koşuyor, sürüyü uçurumdan uzak tutuyordu. Sadık canavar, hep böyle bir o yana, bir bu yana koşar, sürüyü bir arada tutar, kurda koyunu, alıcı kuşa kuzuyu yem etmezdi. Ne uçurumdan düşmelerine izin verirdi, ne ağıla sürülürken sağa sola kaçmalarına… Bir ismi yoktu zavallının, bir erkeklik etmemiş, bir düşman tepelememiş, pek ehemmiyetsiz bir çobanın köpeğinin ismi olacak hali yoktu ya? Köpek aşağı, köpek yukarı. Batar için de böyleydi bu, avuldaki diğerleri için de. Bir gün, sahibi düşlerinin peşinden koşacak olur da, nam kazanırsa, onun da bir adı olurdu belki. 

Sürüsünü köpeğine emanet etti. Koşar adım, yarın az uzağından vadiye doğru inen epey meyilli yola seğirtti. Kumlarda kayıp, ayağı taşlara takılarak, tökezleyerek, yuvarlanarak aşağı indi. Üstü başı toz içinde kalmış, elini, yüzünü dikenler kesmişti. Fakat vadideki siluetlerin görüntüsü aklından çıkmıyordu. Bir an önce yakından bakmalı, höyük iyelerine ulaşmalıydı. 

Uçurumun dibinden vadiye doğru genişleyen korunun içindeydi şimdi. Karanlıkta, gecenin yaratıkları Batar’ın paldır küldür koruya dalmasından huzursuz olmuş, tehditkâr seslerle tepki veriyorlardı. Batar aldırış etmedi, kan ter içinde korunun bitimine vardı. İşte vadi, işte höyükler karşısındaydı. Fakat bir zayıf sisten başka bir şey yoktu ortalıkta. Acaba sisin insan aldatan kıvrımları gözüne adam siluetleri gibi mi görünmüştü? Yoksa, onu düşlerinden koparan baykuş sesi tam uyandıramamış da, yarı uyanık düş görmeye devam edip, hayalini kurduğu beylerin geride kalmış huzursuz ruhlarını, bin yıllar sonrasında aynı vadide gezinirken mi hayal etmişti? 

Adımları yavaşladı. Höyüklere doğru çekilmeye devam ediyordu, o yürüdükçe sis deri çarıklarının etrafında kümeleniyor, sanki onu bir düşler âleminin içine çekiyordu. Yavaş adımlarla en yakınındaki höyüğe ulaştı. Birden aklına geldi, bu vadiyi on beş kış görmüş ömründe belki yüzlerce kez izlemiş, birkaç defa da bu höyükler arasında dolaşmıştı. Fakat şimdiye dek asla, küçük tepelere tırmanıp da, bengütaşta yazanları okumaya yeltenmemişti. Ebesinin ona tamgaları öğrettiği zamanları hatırladı. Bazı tamgalar, tek işaretle birçok şey anlatırlardı. Düşman, yırtıcı hayvan, bataklık, uğursuz iye… Bir sürü uyarı tamgası vardı. Bazı tamgalar da, adlarının ilk harfini ses olarak verir, bir alfabe oluştururlardı. Baltar diyarında bir yazıyı iki türlü okuyabilirdiniz. Yağı tamgasını düşman diye okumak da mümkündü, y sesi olarak da. Ok tamgası hem ok demekti, hem o sesi verirdi. Aklından bunları geçirerek, höyüğün kırık dökük taşlarını tırmanmaya başladı. 

Bengütaşa ulaştığında, tamgaların taşın bütün yıpranmışlığına, höyüklerin bütün eskimişliğine rağmen, dün kazınmış gibi taze olduğunu hayretle fark etti. Yavaş yavaş, iki anlamlı tamga yazısının bilmecelerini çözerek, ulaştığı bengütaşta yazılanları okudu:

“Külüg Çur'um ben, Bayca Sengün'ün oğlu. Gamsız büyümüştüm ya, gam bu imiş. Gökyüzündeki güneşe, yeryüzündeki yurduma doyamadım. Evdeki evdeşimden, kırdaki oğlumdan ayrıldım.”

İşte, hep hayalini kurduğu, cenkteki kahramanlıklarını dinlediği o yiğitlerden birinin ağzından yazılmış kitabeyi okuyordu şimdi! İlk defa, hayalindeki o isimsiz ve biçimsiz kahramanlarla temas etmişti. İlk defa, gök atlılarla saf tutan insanlardan biri, dimağında bu kadar gerçekti. Külüg Çur’un kim olduğunu merak ediyordu şimdi, neye benzediğini, bıyığına kaç düğüm attığını, oku mu, kılıcı mı yeğlediğini… Külüg Çur, artık, biçimsiz bir ruhlar çorbasının, çoklukta cismaniyeti ve tekliğini yitirmiş, herhangi bir damlası değildi. O bir insandı, kendi gibi, bir hikâyesi, bir kimliği, bir benliği vardı. 

Bu yeni keşfi ve o kahramanlarla şahsen tanışmışlık hissinin verdiği heyecanla, hemen bir diğer höyüğe koştu. Yine tırmandı, ve yine, taşa kazılan tamgaların, taşın yıpranmış sathına inat, taptaze kaldığını gördü. Yazılanları okudu:

“Er adım Yaruk Tekin, otuz bir yaşımda yittim. Ketim Bele Tugma'nın oğluydum, kalamadım yazık ki. Bay Külkün’ün şanı için elli akrabamdan ayrıldım.”

Şimdi zihninde, Külüg Çur da, Yaruk Tekin de birer hakikattiler. Ete, kemiğe bürünmüşlerdi. Yine düşlere daldı. Karanlık, dümdüz bir ovada, sanki, binlerce biçimsiz, yüzü seçilmeyen heyula karşısında dikiliyordu da, aralarından Külüg Çur ve Yaruk Tekin öne çıkmış, ay ışığının altında, yüzleri seçilir olmuşlardı. Tam bu hayale dalmışken, tıslamaya benzer bir ses duydu. Kafasını çevirdi ve, yarın kenarından izlerken gördüğü manzarayı gördü. 

Höyüklerden, binlerce höyükten, binlerce iye, çiğ gibi saydam fakat kaya gibi gerçek, doğruluyorlardı. Ölülerin ruhları, mezarlarından yükseliyordu! Ellerinde bir şeyler vardı, kılıçları mıydı? Kalkanları, yayları, hançerleri? Hayır! Şaşırarak fark etti ki, her birinin elinde birer çekiç, birer biz vardı. 

İyeler, vakur ve ağır, höyüklerinden yükseldiler. Bir an öylece bekleyip, bengütaşlarına döndüler. Her biri, bengütaşa kazınmış sözlerin, çekiçleriyle, bizleriyle yeniden kazıyarak, üzerinden geçtiler. İşleri bitince, hep birlikte, başlarını gökyüzüne kaldırıp, hafif bir meltemle, silinip gittiler, sise karıştılar.

İşte, demek tamgaların hep taze kalmasının sırrı buydu! Batar, faltaşı gibi açılmış gözlerle, keşfettiği bu sırrın heyecanıyla, sise karışan iyelerin ardından, hala bakıyordu. Sanki bakmaya devam ederse, yeniden görebilecekti onları, varıp yanlarına konuşabilecek, adlarını, hikayelerini öğrenebilecekti! 

Derken, o hissi duydu. Hani, uyurken, yahut başka yöne bakarken, üzerine bir çift göz dikildiğini hissedince insanı rahatsız eden tetiktelik. Baltar diyarının kıvrak ve avcılıkta mahir çobanı, bu hissi doğuştan tanıyordu, hep tetikteydi. Hareketsiz kaldı. Hissedilmeyen, çok sakin ve yavaş hareketlerle, elini palasının kabzasına götürdü. Sert bir hareketle palasını çekip geri dönmüşken, hayreti, şaşkınlığı geri geldi, taş kesildi. Siluetlerden biri, Yaruk Tekin’in silueti, işte, sise karışmamış, saydamlığını da kaybetmiş, karşısında dikiliyordu!

Kaç kuzunun postundan yapılmış bilinmez kabaca börkü, sarkık bıyıkları, kısık gözleriyle dev gibi Yaruk, karşısında ona bakıyordu. Gecenin bir vakti bu korkutucu manzarada, tuhaf bir sevimlilik de vardı. Evet, tuhaf, Yaruk Tekin gülümsüyordu! Gözleriyle ona ilerisini işaret etti. Batar o cihete bakınca, az evvel, ilk defa tırmandığı höyüğün iyesini, Külüg Çur’u gördü! O da kendisine gülümsüyor, az ileriyi işaret ediyordu! 

İşaret ettiği yere baktı. Höyüklerin ve sisin arasında, saçı sakalı uzun, bembeyaz bir siluet, onu çağırıyor, eliyle kendisini takip etmesini emrediyordu! Batar hemen Külüg Çur’a döndü. Külüg Çur kaybolmuştu! Arkasına baktı, Yaruk Tekin de öyle! Tekrar baktığında, bembeyaz siluet, dikilmeye devam ediyordu.

Koşarak höyükten indi. Seher gelmişti, ortalık hafiften aydınlanırken, siluet hala ufkundaki en parlak şeydi. Onun da ortadan kaybolmasından, sırrını Batar’a açık etmeden yokluğa karışmasından korkarak, ağbaş siluetine doğru koştu. Yakınlaşıyor, yakınlaştıkça siluetin parlaklığı artıyor, yüzünün hatları ortaya çıkıyordu. Tam yüzünü, gözlerinin akını görecekken, Batar yere yıkıldı, dünyası karardı…

***

“Oğul! Sakalım aktır, bildiğim çoktur, belim eğikse de şükür, başım hep diktir. Ozanlardan ataları dinledim, diz kırdım kamların huzurunda serinledim, nice gönle Gök Tanrı buyruğun ben esinledim. Gördüm geçirdim, dondan dona girdim, yedi kat göğe ağdım, yağmur oldum yere yağdım. Balalıkta atam Kayan dedi adıma, bu yaşıma eriştim ve yettim muradıma, ak sütü ben bozdum kımız eyledim, sert yele ben sızdım yırlar söyledim; sözümü dinle, kara yazgıyı önle.

Oğul! Bilmeze bildiren, yitmişi bulduran, ata yol aldıran, balığı göle daldıran, yüklü kadının karnını dolduran, çiçeği bitiren solduran, yatmışı kaldıran, ozana çaldıran buyruk verende, bulutlarla gölgesin gökyüzüne serende, börü soylu kağanlar bozkırda hüküm sürende, kamlar yürüdü bir zaman, beylere kalmayan acunda, acunun unutulup gitmiş bir ucunda. Gözleri gök rengi, kopuzlarında göklerin ahengi, sözlerinde Bay Külkün’le Yerkan’ın avaz avaz cengi, bilmezi uyardılar, dört diyarı dolanıp, günbatımına vardılar. Ak dona büründüler, kuş olup uçtular da yılan olup süründüler, kurt olup göründüler.

Oğul! Kamlar göklerle konuşur, Bay Külkün’e danışır, dondan dona Görklü Tan neye isterse dönüşür. Kamlar Tan’a kulak verir, Tan cümle yaratığı onlara ulak verir, sıfatına kam denenin artık adı anılmaz, tanrıya dilmaçlık eder kamlar asla yanılmaz. Düşmanları Yerkan’dır ki bastığı yer bunludur, bin kere bin fikirli bin bir oyunludur, gökten şüphe ettirmeye çaşıt salar Yek gönderir, gök kamların ayağına bin çeşit köstek gönderir.

Oğul! Çağı çatanda Bay Külkün, ak donuna sarındı, Yalaz Dağı pınarlarında yıkanıp arındı, Yerkan’a karşı geldi, kılıç vurup kalkan çeldi, Yerkan kara donludur, türlü türlü oyunludur, bir o çaldı bir bu vurdu, iki tanrı birbirine yaman lanet savurdu. Tanrı tanrıya baskın gelse, gök çöker yer yarılır, biri basıp meydan alsa, ya yer ya gök darılır. Gök Tanrı buyruğun verdi, ikisini de yere serdi, donlarından azad edip katına aldı kayırmadı, bu ak bu kara demedi, ikisini ayırmadı. Alatanlar uzağında, bir ormanın kırağında, gök atlıların vuruştuğu ata kamların çağında, iki don kaldı geriye, biri karlardan beyaz, biri geceden siyah, birinde Gök Tanrı’nın kutu, birinde günah. 

Oğul! Bana Kayan derler, kam sözünü yayan derler, ozanların ulusuyum, bin bir boşun dolusuyum, sözümü dinle, kara yazgıyı önle. Bu kamların dileğidir, elim gök kamların eli, bileğim Gök Tanrı bileğidir, kaç bin yıllık uykumdan uyandırıldım, bu gece kapına dayandırıldım. Yerkan’ın kara donu çalındı, Bay Külkün’ün akça donu bulundu. Ben kamların bakşısıyım, emanetin bekçisiyim; sen oğlumun oğlusun, benim kutlu görevime damarından bağlısın. Emanete hıyanet olmaz, hainde selamet olmaz, ak donun giyilme çağı erdi, Görklü Tanrı bu muştuyu benim neslime verdi, dilerim Yek usunu bulandırmasın, kanını sulandırmasın. Akça oğul, gökçe oğul, seni Yerkan kandırmasın, kutlu olsun vazifen Gök Tanrı utandırmasın!”

Batar birden kendine geldi. Düşünde kendiyle konuşan bembeyaz ağbaşın sözleri, hala kulaklarında yankılanıyordu. Tan’ın, Bay Külkün’ün, Yerkan’ın savaşını anlatıyordu. Tanrıların efendisi Gök Tanrı’dan bahsediyordu! Neydi? İki dondan bahsetmişti, biri kara, biri ak… Anlamaya çalıştı, bu kadarı on beş kış görmüş bir çoban için fazlaydı, yavaşça yerinden doğruldu. Bütün kasları seğiriyordu, dizleri tutmuyor gibiydi, sendeleyerek dikildi. Az evvel ona doğru koştuğu silüetin arkasında, diğer höyükler kadar yüksek, ama bengütaşı iyice aydınlanmış sabahta bile ışıl ışıl parlayan tepeciği gördü. Başına neyin geldiğini hala anlamaya, sindirmeye çalışırken, bu tekinsiz gecenin son uğursuzluğuna, parıldayan bengütaşa doğru yürüdü. 

Höyüğü tırmandı. O anda fark etti, bengütaşın dibinde, bir ak kaftan, iki kat edilmiş, az evvel bırakılmış gibi tertemiz, onu bekliyordu. Eğilip kaftanı aldı. İpek gibi yumuşak, keçe gibi kalındı. Savurup omuzlarına attı. Birden ufku karardı, acunda bir o, bir de karşısındaki bengütaş vardı. Birkaç adım daha yaklaştı, tamgaları okumaya niyetlendi. Bengütaşa kazılan tamgaları okuduktan sonra, bir daha hayatının eskisi gibi olmayacağını anlamıştı. Defalarca okudu. İnanmadı. İnanmak istemedi. Fakat kendini ikna edince, Yaruk Tekin’in gülümsemesi yayıldı yüzüne. Biliyordu! Biliyordu!

“Ben Batar, Kayan’ın oğlu. Babam kamlara karıştı, üç yaşımda yetim kaldım. Dedem Külüg Tutug beni adam etti. Er erdemimle Gök Atlıların yanında saf tuttum. Er adımı Tan verdi, kılıcımı Bay Külkün kutluladı. Emegenler ordusunu ben bastım, Yerkan’ın kafasını ben kestim. Mızrağımın ucunda er böğürttüm, bıyığım kanlıdır, namım demir donludur. Oğlum Küni Tereg'e ad bıraktım, kut bıraktım, ben bıraktım.”

***

17 Mayıs 2019 Cuma

Bozkurt Biblosu

Cehennemde kuyudaşım Ömer Faruk Engin, terk-i diyar eyledi, güneşin battığı yere gitti. Yeni ofisinde geldiği yere atalarının geldiği yeri hatırlatsın diyerek, bir bozkurt heykelciği yollamıştım. Tesadüf, kendisi de Türkiye'den bir bozkurt heykelciği götürmüş, masasına koymak için. Bu tesadüfe ithaf olunur.

İlk çıktığın yurttan yadigar diye
Bir önceki yurttan sana hediye
Bak dostum, sonra dik başıvı göye
Ardahan belinde bağları düşün

Gurbetin gölgesi sınar yüzünde
Bak dostum, bir sır var kurdun gözünde
Baktıkça bir zaman Kıpçak düzünde
Tanrının gezdiği çağları düşün

Eğil de bir bak bu küçük heykelcik
Öteki aleme açılan eşik
Bir hayat üflüyor bu ölü çelik
Bir de dön yüzünü, sağları düşün

Gök çadır, güneş tuğ; masana kondur
Totemini diktiğin yer yurdundur
Ova elin olsun, dağlar kurdundur
Dağları, can dostum, dağları düşün.

M. Bahadırhan Dinçaslan

-Dedin bes, veten de sabıq vetendir,
Gördün ki, dostun yox, hepsi düşmendir,
Vetenden qalan bir quru kövşendir,
Ondan da el çekib vaz keçax, Nebi!-

18 Mart 2019 Pazartesi

Oprichnik

Yüreğim bir ehramdı, lanetli mezarımı
Mührünü kırıp talan edince melun nebbaş
İçime ve dışıma hükmeden Sezar'ımı*
Ağuladı Goşenay eliyle yavaş yavaş

Uzansam yatağımda düşmanım hazır: Karım
El açsam eşiğinde dostum sorar: Bu kimdi?
Dün Allah'ın elinden kavrayan parmaklarım
Bir tetik boşluğunda kıvranır durur şimdi

-Bir de şu keşişler var kirlidir tırnakları
Hani taş duvarına saplanıp manastırın
Sırıtarak tırmalar aşağı bir yukarı
Hani, azar duyunca bulantın, karın ağrın-

Yürürsün taş döşeli eğri büğrü sokakta
Fener çoktan sönmüştür kusarsın bir köşeye
Çakılmış bir silüet, yakınlaşmaz, uzakta
Hani, kukuletalı, simsiyah o hafiye

Ne zaman tökezleyip omzun üstünden baksan
Sana bakıyor gibi öyle dikilir orda
Dumanı onu çizer durup sigara yaksan
Sevdiğin kadınlara ortak olan hovarda

Tatsan, onun dudağı, dokunsan onun eli
Uzlete ilticanda liman bekçisi hatif!
Gözleri üzerinde kendin bildin bileli
Burnunda hep o koku! Yeşil, yapışkan, kesif!

Senin içine girip senle içlere giren
Ah o meşum ehramın kustuğu dişi şeytan!
Yazgını lif lif edip çıkrığını çeviren
Geçirip ilmeğini çekiveren boynundan

Biliyorum birazdan ayağım bir çukura
Takılıp düşeceğim hiç kalkmamak üzere
Bulanıp lağım suyu, kusmuğum ve çamura
Öleceğim kimsesiz can çekişip bir süre

Goşenay üzerime eğilecek yeniden
Sivri dişleri korkunç, dudağında istihza
Kıvrık gülüşü yılan, gözleri birer mahzen
İki kocaman boşluk. Arkasında bir feza

Diriltecek bininci defa aciz ruhumu
Çağıracak hiçliğin tesellisinden beni
Sırtı kırbaç lekeli sıska kürek mahkumu
Sürükleyen benim ya, o tutuyor dümeni!

Nefesi rüzgar olup yelkeni şişirecek
O mu benim peşimde, ben mi onun, bilinmez
Ufuk çizgisi meşum, alaycı bir engerek
Bir kabus yeknesaklık. Ne bir liman, ne körfez

Bedenim benim değil, bir cadının mabedi
Hayatım oyuncağı, merhametsiz bir sapık!
Goşenay'ın elleri oynayacak ebedi
Minik eğlencesinden bıkana kadar artık...

M. Bahadırhan Dinçaslan

*Ива́н Гро́зный​

13 Şubat 2019 Çarşamba

Ozan Arif'e Ağıt

-Oğuz töresince, irticalen-



Sen yalnız değilsin, kırk kara nöker
Vallahi... Billahi... Seninle şimdi.
Uçtuğun gökte al yalımlı ülker
Vallahi... Billahi... Seninle şimdi.

Ozanlar ölür mü? Türküsü kalır
Ölmez bu hareket... Ülküsü kalır
Dilden dile mesel öyküsü kalır
Vallahi... Billahi... Seninle şimdi.

Gülümse, bir vakur matemle Turan
Bir coğrafya, yaş döküyor ardından
Karaçorlu, Mahdumkulu ve Çolpan
Vallahi... Billahi... Seninle şimdi.

Şi'rinle açtığın o izi süren,
Tabutluktan çıkıp Mamak'a giren
Nal bıyıklı tam on milyon alperen
Vallahi... Billahi... Seninle şimdi.

Üzülme, üzülme! Düşmedi tuğun
Sonsuz arafında var ile yoğun
Ozan Arif, özlediğin Başbuğun
Vallahi... Billahi... Seninle şimdi.

Genişler, bununla avunur sadır
İnsanın adını eser yaşatır
Mısralarınla büyüyen Bahadır
Vallahi... Billahi... Seninle şimdi.

M. Bahadırhan Dinçaslan

20 Kasım 2018 Salı

Völva

-Yaşanmış bir olaydan ilhamla-

Bizim yaylalar bu mevsimde pek güzeldir. Kırk gözeden hayat suyu çağlar, adını bilmediğim nice kuş ihtiyar cevizlerde, kuşburnu çalılarında, vişne ağaçlarında şakır. Yaylaya yürümekle başlar keyif. Dibinde güller döşeli, ardı meşeli, kızlarının eli menekşeli Alınkavak'ta nihayete erecek bir hac yürüyüşüdür bu. Fakat hacılardaki vakar bizde yoktur. Öyle tumturaklı, mırıl mırıl ilahi mırıldanıp, yaradan huzuruna çıkan hacılar gibi çıkmayız. İhtiyar ebenin; babanın izin vermediği haylazlıklara cevaz veren, çocukluğumuzun en mukaddes fetva makamı dedenin yanına varır gibi çıkarız.Türkü söyleyerek çıkarız, ıslık çalarak; yolda belde bitmiş bir buğday başağının sapını koparıp ağzımıza alarak. Yoğurdu, kaymağı şifadır. Hele balı da aldıysa dedem... Doyum olmaz. Dedim ya, bizim yaylalar bu mevsimde pek güzeldir. Baharda Alınkavak yolunda türkü söyleyen bir Avşar'ın neşesi ne kadim zamanların bağ bozumu tanrılarında vardır, ne şimdinin kibar takımının ahkamlı köşkemli gecelerinde. 

Fakat korkarım ki, artık Alınkavak yollarına her düştüğümde, gönlüme de bu gölge düşecek. Üç yahut dört bahar evveldi. Ama yüzyıl önce ya da dün de olabilir. Bu güzelim yayla yolunda, Mayıs Haziran'a dönerken şahit olduğum ölüm, zamanı ve mekanı zihnimde bulanıklaştırdı. Hayır, öyle üzücü, kahreden, trajik bir ölüm değil... Yaylalarımızda ölümün bile ne kadar güzelleştiğini gördüm bu mevsimde. Ve ihtimal, bu yaylada ölemeyecek olmanın ağırlığı o zamandan beri gönlüme çöküyor. 

Yine baharın ve atalarımın ceza olsun diye iskan edildiği, nasırlı elleriyle öle yite torunlarına bir mükafat yarattığı diyarın güzelliğiyle mest olmuş, bir de Gül Ahmet'ten türkü tutturmuş yürürken, Kutmulu'yu gördüm. Kutmu bir kumaş cinsidir. Gelinlik çağında mı, kızlık çağında mıdır, kutmudan yapılmış bir elbisesi varmış. Adı Kutmulu kalmış o zamandan bu zamana. 50 yıl? 60 yıl? Belki 70, muhtemelen 80 yıldır Kutmulu aşağı, Kutmulu yukarı. Pek de tanımazdım ama, adını bilirdim ebemle ettiğim sohbetlerden. Dedikodu verirdi köyün olan bitenine dair. En az uluslararası ilişkiler dersleri, yahut siyaset arenasının entrikaları kadar derin ve girift bir dünyası vardı köy dedikodularının. Kutmulu da orada bir figürdü işte. Birkaç kere elini öpmüşümdür düğünde cenazede, ama çok da dikkat etmemişimdir. Köyden ırayıp, yaylanın kucağına doğru kıvrılıp giden yolun başında, bir taşa oturmuş, sırtını köye dönmüş, ismi meçhul dağları gözlüyordu. 

Ayak seslerimi duyunca bana döndü. Yüzünde belli belirsiz bir tebessüm vardı. "Sen" dedi, "Deli Koca'nın torunu değil misin?" "Evet" dedim, yavaşça doğruldu. "Oğlum" dedi, "Ben Kutmulu eben. Beni bir yaylaya elet hele." Kabul ettim, koluna girdim, ağır aksak, ama attığımız her adımı hissederek, bir tuhaf idrak keskinliğiyle, birlikte hacca başladık. Koluma girdiği anda kuşların sesi sanki daha da keskinleşmiş, rüzgarın hafif, ama sürekli uğultusu daha bir duyulur olmuş, al elvan çiçeklerin kokusu burnumu sızlatmaya başlamıştı. 

Ağır ağır anlatmaya başladı... Neler dinlemedim ki? 80'i aşmış ömrünün bütün hafızasını paylaştı benimle. Köyün birkaç bin adım ötesinden hiç bahis yoktu. Komşu köyler bile nadiren giriyordu konuşmasına, ya bir gelin alındı, ya bir gelin verildiyse... Ama saatlerce anlatacak konu vardı, alem içinde alem nedir, bunu ben orada öğrendim... Elli ihtiyardan fazla meskunu kalmamış, iskandan öncesinde mazisi olmayan, bu mütevazı Avşar köyünün hikayeleri... Dedim ya, uluslararası ilişkiler kadar giriftti. Çeşitliydi. Çoktu. Köyün dışına hiç çıkmayan bir mihverin etrafında saatlerce, üstelik tekrarsız, üstelik ilgiyi hep cezbeden bir şekilde, konuşulabiliyordu. Birkaç hikaye tanıdık geliyordu, öz ebemden dinlediğim hikayeler. Eşkıyanın kaçırmak isterken öldürdüğü Emiş kız mesela, kimi kimsesi, soyu sopu kalmasa da, bir ebemin, bir de Kutmulu'nun hafızasında yaşıyordu hala. Ağıdı hala tazeydi, anasının kızıyla arasında bir diyalog biçiminde söylediği dizeler hala aklımda: "N'ola gidenidi kızım / Şo itlerin dölüyünen / Gitmem hatun anam gitmem / Paşa gelse valiyinen..." Emiş kız, anasının haftada bir saçını yuduğu, tarak vurmaya kıyamadığı o güzelim, Gençosmanoğlu'na ilham olmuş Avşar kızı, eşkıyaya direnmişti de, oracıkta kesivermişlerdi, 14, bilemedin 15 yaşında. Ana yüreği ya, keşke gideydi, bir zorbaza ram olaydı da, yine nefes alaydı yavrum demiş, demek. 

Sonra civara yerleşik Kürtleri anlattı. Genç kız gibi kıkırdadı meşhur tekerlemeyi aktarırken. 

"Odası var sergisi yok
Hökümetten vergisi yok
Hiç Allah'tan korkusu yok
Yandım farenin elinden 

Ayakları dörde benzer
Kulakları kurda benzer
Kalleşlikte Kürde benzer
Yandım farenin elinden..."

Kahkahayı patlattım ben de. "Ebe" dedim, "komşuluk etmişsiniz o kadar, kalleş demeyeydin bari..." Güldü, başını bilmiş bilmiş salladı, "Doğru" dedi, "Kürdün bile iyisi var." Üstelemedi. Fakat ikimiz de, içimizde bir yerlerde, utanarak da olsa, bu küçük ırkçı kaçamaklardan hoşlanıyorduk. Bir süre susup gülümsedik. 

Derken yaylaya geldik. Alınkavak'a adını veren ihtiyar kavağın yerinde yeller esiyordu, bir kökü kalmıştı ondan yadigar. Çevresini 8 adam zor sardığımız, ihtimal tanrılar kadar yaşlı bir ağaçtı. Yıldırım düşmüş de yıkılmış, muhtar da kestirip odununu sattırmış. Gölgesinde sen de bin baş, ben diyeyim iki bin baş davar sürüsü yatardı da, yine yer kalırdı. Ya da ben ufaktım diye, olduğundan da heybetli görünüyordu bana. Her ne ise, Alınkavak'ın kavağı yoktu artık. Bayağıdır yoktu gerçi, ama kol kola, kan ter içinde susanın köşesini dönünce ağacı görememek, ikimizi de düşünceli bir ruh haline sokmuştu. Ben başka kelimelerle düşündüm, o başka; ben belki daha üst perdeden felsefe yaptım, o çocukluğunun ağacına yanmakla yetindi. Ama aynı şeyi düşündük işte, nihayetinde aynı manzaraya üzüldük. 

Kolumdan çıktı, vardı sallana sallana ulu ağaçtan yadigar güdük kütüğün yanına. Çömeldi usulca, ben yanına varırken sözlerini duydum. İhtiyar, buruşmuş elleriyle kütüğü okşuyor, "Ağaaç" diyordu, "Gölgende çok oturdum. Hakkını helal et." Bir süre okşadı, "hay gurbanım" dedi, "gökçek ağacım" dedi, "seni de kestiler" dedi. Elini uzattı bana kaldırayım diye. Kaldırdım, koluma girdi yine, az uzağa götürdü. Yaylanın az aşağısındaki gözeye. Oturdu yine bir taşın başına. "Gözem, gökçek gözem, billur gözem. Suyundan çok içtim, elimi yüzümü çok yudum, yavrumu sende çimdirdim. Hakkını helal et" dedi. Tekrar elini uzattı, kaldırdım. Hemen yürümedi bu defa, oturduğu taşa döndü. "Taşım, gökçek taşım, üstüne çok oturdum. Oturup çok türkü çığırdım. Hakkını helal et" dedi. 

Böyle böyle, geldiğimiz yoldan geri indik. İnerken bütün ağaçlarla, çalılarla, karşımıza çıkıp beni ürküten çoban köpekleriyle, kuşlarla, kayalıkların arasına kaçışan kemirgenlerle... Hepsiyle helalleşti! Ben, hürmete ve takdise layık, pek vakur ve uhrevi bir ayini taciz etmeye korkan bir turist gibi, kalakaldım. Konuşamadım, beni yönlendirmediği sürece hareket dahi edemedim. İki saat, tam iki saat geri yürüdük, karşımıza canlı, cansız ne çıktıysa helalleşti. 

Döndük, evinin az ilerisindeki, onu ilk gördüğüm taşın başına geldik yine. O iki saatte sayısız düşüncelere gark olmuş, ağzını açıp konuşamamış ben, başım önümde, dalgındım. Taşın yanına gelince, çıktı yine kolumdan. "Oğlum" dedi, "Tanrım senden razı olsun. Beni yaylaya götürdün, helalleştirdin. Tanrım muradını versin. Ben varıp namazımı kılayım gayrı. Ebene, dedene, babana çok selam söyle." 

İçim karmakarışık, "söylerim ebe" dedim, başka bir şey diyemedim. Evimizin yolunu tuttum, bir sigara yaktım. Yolu da biraz uzattım, gelip geçen arabaları izledim, oyalandım. Ne düşündüğümü bilmiyordum bile, ama az evvel şahit olduğum ayin, tattığım, gördüğüm, duyduğum hiçbir şeye benzemiyordu. Düşünceler zihnime geliyor, ama tarif edebileceğim, kelimelere sığacak bir forma kavuşamıyordu. Nihayet, gün batarken eve geldim. Kapının önüne, merdivenin ikinci basamağına çöktüm tekrar, bir sigara yakıp sol tarafımdaki bahçeyi izlemeye koyuldum. Ebemin sesi duyuldu birden "Kele Kocaa! Kutmulu ölmüş herif!"

İçeri koştum. Ebem, az evvel Kutmulu'nun komşusundan telefon almış, dedeme anlatıyordu. Benden yarım saat, belki bir saat sonra, komşusu Kutmulu'yu yoklamaya gitmiş. Bakmış nefes almıyor, hareket etmiyor, sağını solunu yoklamış. Öldüğünden emin olunca, konu komşuya haber vermiş. Ebem yazıklandı biraz, kuş ölüsü görse ağlayan kadındır zaten. Fakat gözümün önünde, ben bir kenara oturmuş sessizce onları izlerken, ebem de, dedem de vah, tüh dedikten sonra unuttular. Yarın cenazesini kılarlar, gömerlerdi elbette. Herkes yaşar, herkes ölür, o yaşta bir kocakarı da bir gün ölecekti elbet. 

Yutkundum. Az evvel, kitaplarda okuduğumu yaşamıştım. Roux'nun anlattığı Türkler aklıma geldi. Keseceği hayvanı okşayan, lisan-ı hal ile "Tabiatın kanunudur. Seni yemek zorundayım ama, beni affet" diyen Türkler. Keseceği ağaca teşekkür eden, ondan af dileyen, ona dua eden Tahtacı Türkmenleri... İşte köyümüzün kocakarısı Kutmulu, onlardan biriydi. Öleceği ona malum olmuş, ömrünü geçirdiği köyün ruhuyla; taşın, suyun, ağacın, hayvanın o var eden, kuşatan, yaşatan ve öldüren özüyle helalleşmişti. 

Ne güzel ölmüştü! İşte o günden beri, ne zaman yaylamızın yoluna düşsem, yahut yaylamızı yolu aklıma düşse, Kutmulu'yu ve onun sehl-i mümteni ölümünü hatırlarım. Kendi ölümüm aklıma düşer, acaba nasıl, nerede soruları zihnime üşüşür. Öyle güzel ölemeyeceğimi çok derinlerde bir yerde, Avşar irfanıyla sezer, hayıflanır, bir sigara yakarım.

M. Bahadırhan Dinçaslan