31 Aralık 2010 Cuma

Gustave Dore ve Türkler

Ruhuma hitap eden ressamın Türklere dair çizimleri...

Fatih Sultan Mehmet




İlgazi ve Gauthier




İnebahtı




Mohaç



Türk Pususu

28 Aralık 2010 Salı

Oshamafe yi Wored

"Ağlatan Qafe" adıyla meşhur, dinlediğim en hazin ve munis melodilerden biri olan bir Adige qafesine söz yazma girişimi... Çok içime sinmese de, yapmak istediğim şeylerden biriydi, yaptım.

Ufkumun üç kutlu dağından biri olan Elbruz'a bir şarkı yazma girişimi belki de... Erciyes ve Han Tengri sırada...

Oşhamafe yi Wered (Sınırlı Çerkezcem'le : Elbruz Türküsü)

-Elbruz'un Gelini-

Sevgilim dağlara taşlara sordum
Yarlarda bellerde dolandım durdum
Bilen yok gittiğin ırak ülkeyi
Bir uçtan bir uca yastadır yurdum

Atıma atladım dar gelir dağlar
Kafkasya benimle ardından ağlar
Elbruz'un yanağı bak yol yol olmuş
Bütün pınarlardan gözyaşı çağlar

Dağlıların aşkı başkadır yarim
Dağlıyım... Dağ gibi çile çekerim
Dağ gibi ebedi, uluydu sevdam
Dağlardan büyüktür şimdi kederim

Ey Elbruz'un bahtı kara gelini
Düşümde en temiz ve pak halini
Saklasın diye ben emanet ettim
Setenay Guaşe korusun seni...

http://www.youtube.com/watch?v=ZXU6FscUuNE bağlantısından dinlenebilecek versiyona göre yazılmıştır.

M. Bahadırhan Dinçaslan

20 Aralık 2010 Pazartesi

Kozanoğlu

Türkülere kahraman olan Kozanoğlu, Afşar'ların Kozanlı oymağının reisi olan bir ailedendir. Bu oymak önceleri Karamanoğulları'nın, sonradan da Osmanlı Devleti'nin maiyetinde bulunup, Kozan havalisinin idaresini yürütüyordu. Kozan dağlarındaki Varşak'lar (Varşak aşiretinden olanlar) bunların piyadesi, Çukurova'daki Avşar' lar ise süvarileri idiler. Kozanoğulları bu havalide uzun müddet hüküm sürdüler,halkın hak ve hukukunu iç ve dıştaki saldırganlara karşı korudular. Orta Anadolu derebeylerinden Çapanoğlu Süleyman Bey' in Kozan bölgesini istila için gönderdiği askerler Yusuf Ağa tarafından perişan edildiği gibi,bir müddet sonra Mısırlı İbrahim Paşa' nın Kozan'ı almak için gönderdiği askerler de dağlarda Kozanoğlu Mehmet Bey' in kuvvetleri tarafından yenilgiye uğratıldı. Yusuf Ağa' dan sonra Ali Bey' in oğlu Mehmet Bey Kozan Beyliğine geçtiler. Kozan Beyliği gittikçe kuvvetleniyordu.

1882 senesinde Sultan Aziz zamanında Sadrazam Ali Paşa'nın Kozan Beyliği'ni ortadan kaldırmaya karar vermesi üzerine Derviş Paşa kumandasında "İslâhiye Fırkası" adı altında bir kuvvet teşkil edip Kozan'a gönderildi. Ahmet Bey ile Yusuf Bey ve Kozan hanedanına mensup diğer beyler, Halil Bey, Ali Bey ve Hüseyin Bey'ler devlete bağlılıklarını hemen bildirdiler. Ahmet Bey' e Kütahya Valiliği, diğer beylere de birer memurluk veya maaş verilerek dağıtıldı. Kozan bir sancak haline getirildi. Kozanoğlu Yusuf Ağa Sivas'ta oturmaya memur edildiğinden muhafız askerleri himayesinde yola çıktı. Fakat aşiretlerinden bir kaçı yolunu kesip onu muhafız askerleri elinden aldılar. Yusuf Ağa durumu değerlendirmek istedi. Kozan'a gelerek bütün aşiretleri isyana kaldırdı. Bunun üzerine Müşir Derviş Paşa, İsmail Paşa kumandasındaki bir müfrezeyi Yusuf Ağa üzerine gönderdi. Kısa bir çatışmadan sonra Yusuf Ağa esir düştü ve astırıldı, taraftarları da dağıtıldı.

Kaynak:
Mehmet Bayrak-Eşkıyalık ve Eşkıya Türküleri, s.367
Yorum Yayınları Ankara 1985

Private Sozluk yazarı condor'a teşekkürler.

16 Aralık 2010 Perşembe

And İçirik

Köksümüzü siper edib keçdik ireli,
Öpdük şehid qanı axan mübarek yeri.
Qisasını yağılardan biz alacağıq,
O sevgili bir bayrağı qaldıracağıq!

And içirik, and içirik, and içirik biz
Babalardan miras qalmış ulu torpağa
Parlıyacaq üzü nurlu xoş bir sabaha.

And içirik, and içirik, and içirik biz
Diz çökerek o üç rengli uca bayrağa
Yolumuzda ümüdümüz yalnız, Allaha!


Al qoynuna bizi veten, ey şanlı diyar
Uğurunda can vermeye neçe oğul var
Qisasını yağılardan biz alacağıq
O sevgili bir bayrağı qaldıracağıq!

And içirik, and içirik, and içirik biz
Babalardan miras qalmış ulu torpağa
Parlıyacaq üzü nurlu xoş bir sabaha.

And içirik, and içirik, and içirik biz
Diz çökerek o üç rengli uca bayrağa
Yolumuzda ümüdümüz yalnız, Allaha!

Güc alaraq al güneşden tunc bedenimiz
Bükülmezdir qollarımız, haqdır sesimiz!
Qisasını yağılardan biz alacağıq
O sevgili bir bayragı qaldıracağıq!

And içirik, and içirik, and içirik biz
Babalardan miras qalmış ulu torpağa
Parlıyacaq üzü nurlu xoş bir sabaha.

And içirik, and içirik, and içirik biz
Diz çökerek o üç rengli uca bayrağa
Yolumuzda ümüdümüz yalnız, Allaha

Bismillah - Ahmed Cevad

Bismillah

Atıldı dağlardan zafer topları
Yürüdü ireli asker bismillah!
O, han sarayında çiçekli bir kız
Bekliyor bizleri zafer bismillah!

Ey harbin tali'i bize yol ver, yol
Sen ey coşan deniz, gel, Türk'e ram ol
Sen ey sağa sola kılıç vuran kol
Kollarına kuvvet geler bismillah!

Ey düsman alnının yazısı kara
Öldürmez bizleri vurduğun yara
Yolladığım kurşun armağan sana
O kirli alnını öper bismillah!

Ey Baku sen korkma geldik geleli
Seninçün atıldık daim ireli
Sağ kalanlar analara teselli
Şehidlerin ruhu güler bismillah!

Ahmed Cevad

http://www.youtube.com/watch?feature=player_detailpage&v=P_iFDy7co8s

11 Aralık 2010 Cumartesi

Mest

"Her kişi bezm-i ezel mestidurur amma ki ben
Cüra-i cam-i lebünle olmuşam tekrar mest"
Necati Bey

"Hâk mest û âb mest û bâd mest û nar mest"
Nesimî

Mest

Mest kim ıtrıdır nefesin nesîm-i nev-bahar mest
Gonca mest û çemen mest û ferah-fezâ pınar mest

Çün sabâ sînene dolar, âb elini bûs eder
Hâk pâyine yüz sürüptür, nar gözünde yanar mest

Sultanım gel meclisimiz sıkmaz seni şöyle kim
Bade mest û saki mest û sahba mest û sagar mest

Severem şol nevruzu kim tabiat ahestedir
Âb badedir bâd sakîdir toprak sahba vû nar mest

Fasl-ı bahardır canânım ayş û işret yaraşır
Gel meçhûldür ne dem olmak nasip olur tekrar mest

Neshîya halkası kurtlar kuşlar erenler pirler
Kınaman kim duyduğunu olur her kim duyar mest.

Muhammed Bahadırhan Dinçaslan

Meraklısına Not:

Bir "hece vezni ile gazel" denemesi.

10 Aralık 2010 Cuma

Mayenzeit - Translation

German:

Mayen zeit
one neidt.
freuden geit.
wider streit.
sein widerkumen kan vns allen helffen.
uff dem plan.
one wan.
sicht man stan.
wolgethan
lichte praune plumlein bey den gelffen
durch das gras sind sie schon gedrungen.
und der walt
manigualt.
vngeczalt.
ist der schalt.
das er ward mit dem nie pas gesungen.

Ich sung nit
nach irem sitt.
hett ich frid.
des ich bitt.
ob mir yemant kome daran zu trost.
Ich pin verczaidt
meine laidt.
unueriaigt.
sind noch brait
ich nem es noch wer mich dauon erlost.
liebes plick kan mich schiken wild.
es ist mein clag.
alle tag.
vnd gebag.
als ein zag.
liebes plick las mich bej blickes bilde

Grosse not
mir empot.
der mit drot.
auf den tod.
das ist hildebolt von bernreute
Irrenfrid.
vnd der smid.
werden glid.
an eim wid.
das sie mit gemach lan die leute
Berwin den mag nyemant vberhausen.
Ameioth
Berinbolt
handt verdolt
das man soldt.
vber mich geben hat zu prewssen.

(from: www.lyricstime.com )

English:

The time of May,
without jealousy,
happiness goes around(?),
against the fight.
It (the time of May) returning, can help us all.
With the plan.
Without illusion,
one can see
brown little flowers stand next to yellow ones.
They have already spread among the grass.
And the sound (of the birds?) sounds
through the forest,
often,
uncountable.
Nobody ever sung better in there.

I wouldn't sing
like they do,
if I had peace.
I hope for it.
I hope someone help me with this.
I gave up hope,
my pain.
It's still huge.
I'd take it, if someone could release me from this (pain).
Looking at my love - it can make me mad.
This is my complaint.
Every day -
and I remain silent,
without courage.
Looking at my love, please remain - the sight at my love.

The one
who threatens me with death,
causes great distress.
That's Hildebolt von Bernreut.
Crazy person
and the blacksmith
should be hanged.
So they would not annoy the people.
Ameioth,
Berinbolt,
They allowed me to get sold
to go to Prussia.

Almanca'dan çeviren Felix'e teşekkürler.

3 Aralık 2010 Cuma

Nesimi Divanı ve Türkler

Nesimi Divanı'nda Türk ve Türklerle doğrudan ilgili terimlerin geçtiği beyitlerin ve tuyuğların derlemesi...

1. "Bu ne halettir ey Türk-i perî-zâd?
Gamından bulmadım bir lahza âzâd."

Anlamı:

Bu nasıl bir haldir ki ey peri yaratılışlı Türk?
Gamından bir an olsun azat olamadım...

2. "Aynın hatâsız ey bût-i Çîn döktü kanımı
Türk-i Hatâdır, aslına varır, hatâsı yok"

Anlamı:
Ey Çinli put(put gibi güzel, Çin tanrıçası) gözünün aksi kanımı döktü
O Hatâ (Kıtay) Türk'üdür, aslına benzer (kan dökücüdür) hatası yok

Not: Çekik gözlü bir kadını anlatmak için bût-i Çîn terkibi kullanılmış. Hatâ ülkesi de, o zamanlar Kıtayların hakim olduğu, günümüz Moğolistan bozkırına tekabül eden, orta asya bozkırıdır. Hata kelimesi her iki anlamıyla kullanılarak sanat yapılmıştır.

3. "Düşerem oda göricek bu melek-nijâd hûri
Acaba bu Çin bûtinin yüzü nakş-ı âzerî mi?"

Anlamı:
Bu melek soylu huriyi görünce aşk ateşine düşerim
Bu çin putunun (çekik gözlü kızın) yüzü ateşle işlenmiş bir nakış mıdır(Azeri Nakşı, her iki manasıyla kullanılmış)

4. "Müşgîn saçın sevâdına müşg-i Hatâ direm
Müşg-i Hatâ ne nesnedir, ânı hatâ direm."

Anlamı:
Misk kokulu saçının karanlığına Hatâ(Kıtay) miski derim
Hatâ miski de neymiş! Bunu demem bir hatadır.
Hatâ'nın açıklaması yukarıda yapılmıştır.

5. "Hâl ü hâtüne kim Hatâ söyler ise hatâ kılar
Cân ile sevmeyen seni mankir-i Hak adû direm."(yukarıdakinden farklı bir gazel)

Anlamı:
Yüzündeki ben ve hât(yüzdeki ayva tüyleri)a Hatâ(Tatar) diyenler hata eder
Seni içinden gelerek sevmeyene Tanrı'nın inkarcısı düşman derim.

6. "Ey subh-dem yeli ne öğersen tatârını?
Müşgin saçında gör ki ne tâtâra düşmüşem."

Anlamı:
Ey sabah vaktinin yli. Misk kokusunu getiren Tatarını ne översin?
Sevgilimin saçında benim seninkinden daha üstün bir Tatarım vardır(Sevgilim Tatardır)

Not:Tatar kelimesi hem bir Türk uruğu manasında, hem uzaktan haber getiren manasında kullanılmıştır, o çağda atlı Tatarlar ulak olarak kullanılıyordu. Aynı zamanda Tatar ülkesinde, karnından misk kokusu elde edilen ceylanlar yaşar.

7. "Tâtâra dahî nâfe için n'işe idem azm?
Zülfünde ânın nâfe-i Tâtârımı buldum."

Anlamı:
Göbek miski için Tatar ülkesine ne diye gideyim
Ben sevgilimin zülfünde Tatar miskini buldum(Sevgilim Tatardır)

8. "Züfünü nâfe-i Tâtâr'a baha kılma ki ben
Kıymetin her kılının mülk-ü Süleyman dimişem."

Anlamı:
Sevgilinin zülfü için Tatar miskine bedeldir deme
Ben onun her kılını Süleyman mülküne(cihana) eşit kılmışım.

9. "Arabnun nutku bağlandı dilinden
Diyen kimdir seni ki Türkmânsen?"

Anlamı:
Konuştuğunda arabın korkudan dili tutulmuştur
Ona senin Türkmen olduğunu söyleyip ürküten kimdir?

10. "Kati müştâk olmuşam zülf ü izârın bûyuna
Ey yüzi gülşen, saçı müşg-i Tâtârım, kandesen?"

Anlamı:
Zülfünün ve yanağının hoş kokusuna dayanılmaz arzu duymaktayım
Ey yüzü gül bahçesi gibi, saçı Tatar miski gibi olan, nerdesin?

11. "Ne anberdir yâ Rab, şakâyık micmerinden kim,
Buhûrundan ânın, kadrî sunuktur müşg-i Tâtâr'ın."

Anlamı:
Şakayık tütsülüğünden tüten nasıl bir anberdir ki Tanrım,
Onun buhuruna nisbetle Tatar miskinin değeri düşmüştür?

12. "Tâtâr'a saçın tozunu tüccar ile gönder
Tâ kim bileler nâfe-i Tâtâr kimin var?"

Anlamı:
Tatar ülkesine saçının tozunu tüccarlarla gönder
Bilsinler asıl Tatar miski kimde var

13. "Gönül yağma kılanımdır, beni derde salanımdır
Yine dermân olanımdır, dahi Türk ü Tâtâr'ımdır."

Anlamı:
Gönlümü yağma edendir, beni derde salandır
Sonra yine derman olanımdır, Türk'ümdür, Tatar'ımdır

14. "Ey aşıkın hayâtı vü ömrü saçun, ânın
Cânsızdır ol ki adını müşg-i Tâtâr eder."

Anlamı:
Ey aşığın hayatı ve ömrü olan güzel!
Senin saçına Tâtâr miski diyen, cansızın biridir.

15. "Cihanda kulların çoktur, velîkin çün Nesimi kem
Besâ Türk ü besâ Kıpçak, besâ Zengî, besâ Hindû."

Anlamı:
Nicesi Türk ve Kıpçak, nicesi zenci ve hindu, kulların çoktur
Ama aralarında Nesimi gibisi yoktur.

16. "Geldi Hak'tan müjdeci bir günde dörd
Kim bize Beğ virdi bir günlük yoğurd
Ol dahi yarısı su, yarısı durd
Bahşişi Türk'ün mü yeğdir, yoksa kürd?"

Anlamı:
Haktan bize bir günde dört müjdeci geldi
Dediler ki "Beğ sana bir öğünlük yoğurt verdi"
Yarısı su, yarısı da tortu
Türk'ün bahşişi mi daha yeğdir, kürdün mü?

17. "Adımı Hak'tan Nesimî yazerem
Bil bu mâ'nîden ki sîmem, yâ zerem
Hem hidayet eylerem, hem azerem
Hem bûtu uşadıcı, hem Âzer'em!"

Anlamı:
Tanrı'nın emriyle adımı Nesimi yazarım
Gümüş mü altın mı olduğumu buradan anla
Hem insanı doğru yola getirenim, hem yoldan çıkarak azarım
Hem put kırıcı(İbrahim) hem Azer'im (İbrahim yalvacın babası, putperest)

Azer manasıyla, Azer Türk'ünü de kastederek sanat yapmış olması ihtimal dahilindedir.

Derleyen:Muhammed Bahadırhan Dinçaslan

Not: Siyah Beyaz Kültür Sanat Platformu Ocak 2011 sayısında yayınlanmıştır.

Ek: Aceb şol mest-i sevda-i moğolçin
Menim bahtım mıdır, ya çeşm-i pürhab?

28 Kasım 2010 Pazar

Hatif ve Şair: Çarpık bir zihnin hikayesi




-Şair, zihnini bir duvara toslayıp çarpıtmıştı...-

Hatif ve Şair

Şair o gece büsbütün afakanla doluydu...

Tam çıldırmak üzereydi, bir de o sesi duydu!

"Yaklaş... Bak, buradayım
İçindeyim yiv be yiv
En derin yaradayım.
Ne öte ne beride
Yanında, "ara"dayım,
Yaklaş... Bak, buradayım!"

Çarpık dimağı tuhaf bir soruyla doldu hemen:
Bu ses "yaklaş" diyordu da, "gel" demiyordu, neden?
Zihni bu basit sorunun ızdırabıyla yandı
Sanki bin yıldır uyuyan gece birden uyandı:
Dirildi yerde izmarit, canlandı bardakta su,
İri gözlerle izledi bu "Kafkaesk" kabusu.

Belli ki bu ses eşyanın mutad gece sesiydi...

Anladı ki uyuklayan bin yıldır, kendisiydi!
Ve birbirine karıştı artık gerçekle ruya
Bir terennüme başladı koro halinde eşya:

"Gelme, dur, sade yaklaş,
Olduğun yerde yaklaş!
Sen dur, yürüsün mekan
Sen durul, aksın zaman,
Bu gece ereceksin
Yaklaşmanın sırrına,
Dününü göreceksin
Baktığında yarına..."

Sual mıh oldu çakıldı zihnine delik delik:
"Benim adi eşyama kim böyle fevkaladelik
Bahşetti ki dile gelip benle konuşur oldu?"
Derken ses yine odaya -yahut beynine- doldu:

"Beni kendinde ara
İçinde bulacaksın
Hadi, kendine yaklaş
O dem, kurtulacaksın..."

Muhammed Bahadırhan Dinçaslan

-Zihnimin moğollarının ardından, tüten dumanların dimağımın ufkuna çizdiği motiftir.-

27 Kasım 2010 Cumartesi

vendetta




vendetta!

Kafasında sorular
Namlu ağzında mermi
-Alacağı intikam
Acaba mukadder mi? -

Geçirdiği o yıllar
Dövmüş onu örsünde
İntikamı çarpıyor
Kalbi değil göğsünde...

Kin bürümüş gözünü,
Öfke,almış yürümüş!
Nefreti yeşerdikçe
Merhameti çürümüş...

İnsan değil o asla!
Kendi bile biliyor...
Andıkça geçmişini
Hafiften irkiliyor...

Kan çanağı gözleri
Heyhat...Dönmüş bir kere!
İşte gidiyor adam
Hiç dönmemek üzere...

Baskın verecek birden
Ummadığı bir anda
Arındırıp ruhunu
Hasmından akan kanda....

-Capcanlı bir yaz günü
Neşe dolu havası-
Aldırmazsınız,varsa
Serde bir kan davası!

Eziyor çiçekleri
Sürgünleri kırıyor,
'Çık karşıma! Erkeksen! '
Genç adam haykırıyor...

Seyrediyor bir süre
Soğukluğuyla buzun
Dikilip karşısına
Hasmını uzun uzun...

Bir ses diyor ki ona
'Derdinin devası bu
Sakın korkma,acıma,
Ulan,kan davası bu! '

...

Ve bir şair diyor ki
Hatırlayıp o günü:
'Boşalttı yüreğini
Boşalttı şarjörünü...'

Muhammed Bahadırhan Dinçaslan

25 Kasım 2010 Perşembe

Bir Gencin İstikbâle Dair Hayalleri




-Çirkin ve ıslak bir gencin istikbale dair hayalleri-

Yüküm var,halime acırken herkes;
Kabre kadar mağrur yürüyeceğim.
Yüreğim vurdukça, ciğerim nefes
Aldıkça ardımdan sürüyeceğim...

Ben: Kızgın çeliğe sarılmış ipek! (1)
Ben: Pasta ununa karışmış kepek...
Tamu(2) kapısına bağlanmış köpek;
Gelene geçene ürüyeceğim...

Aşık hiç olur mu ölüme mağlup?
Ölsem de, gelirim yine her gurup...
Siz... Ürkek şairler! Vehminiz olup,
Gece semanızı bürüyeceğim...

Meyhaneci! Getir bir kadeh daha,
Kefaret yok işlediğim günaha,
Cezam: Ya sonsuza dek,ya sabaha
Bu pis taburede çürüyeceğim...


Muhammed Bahadırhan Dinçaslan

1: Dündar Taşer'den bir ülkücü tanımı

2: Cehennem

21 Kasım 2010 Pazar

Üçüncü Tekil'in Hikayesi


Üçüncü Şahsın Şiirine bir gönderme...

Üçüncü Tekil'in Hikayesi
'Yoldan Geçenler...'

Onları görürsünüz
Tek tük...-Sokaklarında
Amansız Istanbul'un-
Bir şair gibi mahzun,
Bir Türkmen gibi öksüz
Kerkük sokaklarında...

Ki,ne zaman görseniz
Hep sigara içerler...
Sormayın neden,niçin;
Yoksunuz onlar için!
Durup selam verseniz
Aldırmadan geçerler...

Gözlerine bir bakın,
Derinlerde bir yerde
Sanki fırtına gürler
Kaldırmayın,ölürler
Perdelerini,sakın!
Bir kozadır o perde...

İçinde o kozanın
Tüketir asırları
İsimleşen bir zamir;
Başkalaşım geçirir.
O kozada,fezanın
En gizemli sırları...

Olmasın sıfatları!
Günden güne ufalsın
Dünyamızda yerleri!
Geri durunuz,geri!

Bırakın da adları
Üçüncü tekil kalsın...


Muhammed Bahadırhan Dinçaslan

Dalgalar ve Deniz


Dalgalar ve Deniz

Uzaklaşıyor herşey,
-Gemiler ve martılar
Ufukta karartılar-
Herkes öz, bir ben üvey;
Uzaklaşıyor herşey...

Kıyıya arasıra
Uğrasa da gemiler
Bir gün muhakkak gider!
Bırakıp bir hatıra
Kıyıya arasıra...

Dipsiz kuyu denizler!
Çölde sanki bir pınar
Gibi aziz damlalar;
Denizde önemsizler...
Dipsiz kuyu denizler!

Namütenahi çoğul:
Tek tek çoğul bir nöbet...
Kıyıya vuran heybet;
Dalgalar, uğul uğul...
Namütenahi çoğul...

Var olma teşebbüsü
Destan gibidir, ama
Yazılmayacak asla
Bir dalganın öyküsü,
Var olma teşebbüsü...

Kaderi dalgaların
Aynı sanılmak çünkü...
Aynı, dünkü bugünkü,
Ve aynı olur yarın
Kaderi dalgaların...

Dalgalar ve insanlar,
Seyreder diğerini
Çünkü birbirlerini
Herkesten iyi anlar
Dalgalar ve insanlar...

İnsanın varoluşu
Girift görünür ama;
Bir anlık kıpırdama
Ve tükeniş...Hepsi bu!
İnsanın varoluşu...

Muhammed Bahadırhan Dinçaslan

9 Kasım 2010 Salı

Azize Destanı



Azize Destanı

-İyilik yap, denize at-

Ilık bir yaz gecesi
Gökyüzünün ecesi
Üstüme şakır şakır
Yağmur olup da yağdı,
Tekrar göklere ağdı.
Mahsus kalacak bu sır
Ebedi ikimize;

Gizli putum azize!

Çocuk çocuğa tapar
Putu şekerden yapar.
Yaptım yedi kediler...
Sahi, olmuştur epey
Yaptığım en iyi şey!
Denize at dediler,
Attım onu denize

Sevabımdı azize!

Sanki muzip bir kızdı
Şiirlerime sızdı
Bir Elif suretine
Girip çınladı: Güm güm!
Bir çocuktum, büyüdüm;
Kapıldım şehvetine
Erdim ben de "o" gize

Bin bir suret azize!

Şükür doğduğum güne
Ki baksam gökyüzüne
Her defa başka ilham
Gönülden minnettarım
Övgüler sana Tanrı'm
Karanlıktan korkamam
Yüzbin mumluk avize

Gökyüzümde azize!

...

Nasıl tanımazsınız!
Pırıl pırıl bir genç kız,
Eli değmemiş kire,
Çocukların kıblesi,
Müstakbel Kybele'si,
Bir ebedi bakire...
Görünmedi mi size

Siz çocukken azize?

M. Bahadırhan Dinçaslan

4 Kasım 2010 Perşembe

Pia Koyu, Tierra del Fuego


Pia Koyu,Tierra del Fuego

Ateş arazisinde(1)
Gezen başıboş ruhlar;
Sanki bir cinayet var
Hepsinin mazisinde...

Kastediyor adamın
Canına çağrıları
Bakma diyor yukarı;
Derinler daha yakın...

Dile geliyor buzul
Dünyamız kadar eski
Lahuti bir musiki
Başlıyor uğul uğul...

Boşa harcanmış ömrüm
Yükselme hevesinde
Oysa,buzul sesinde
Saklıymış kadim hüküm:

'Rindane yaşayanlar
Doldurunca çağını
Açacak kucağını
Bu turkuvaz limanlar...'(2)

Suya karışacaklar...
Gün vurunca yükselip
Göğün zarını delip
Semadan taşacaklar...'

Sevdikleri kızları
Bekleyecek pusuda
Bir beste olup suda
Vuracak nabızları....

O kıyıya sevgilim,
Gelirsen bir gün sen de
Bir ses olup ensende
Seni delirteceğim...

-Deli edenler gibi
Ithaka Kralı'nı(3)
Sesleriyle aklını
Çelen 'Sirenler' gibi...-

...

Pia koyu...Başka ben
Başka his...Başka fikir!
Şiir gibi bir şehir;
Kayıp ruhlara mesken...(4)

Buzulların şehrinin
Bir yerinde,uzakta,
Hala uğuldamakta
Son sedası Itri'nin...(5)


Muhammed Bahadırhan Dinçaslan

1:Tierra del Fuego:Ateş toprakları,ateş arazisi

2:Rindane yaşayanlar,Y.Kemal'in 'Rindler' şiirlerinde anlattığı adamlar...

3:Ithaka Kralı:Odysseus Siren:Odysseus evine dönerken,söyledikleri şarkılarla adamlarını delirten,az daha onu da yolundan edecek olan periler,deniz kızları.Odysseus,kendini geminin direğine bağlayarak kurtulmuş ve çağrılarına uymamıştır,gemilerin ana direğine 'seren' denmesinin sebebi de,bence budur.

4:J.R.R. Tolkien'in 'Quenta Silmarillion' kitabında bahsettiği 'Mandos',yani ölü ruhların dinlenme evinden esinlenerek...

5:Itri,en büyük bestekarımız... Yahya Kemal,onu anlatan şiirinde der ki 'Düşülür bir hayale,zevk alınır Belki hala o besteler çalınır Gemiler geçmiyen bir ummanda...' Ki,ben o ummanı Pia Koyu'nda gördüm... Attila İlhan'ın,Pia şiiri ve 'Eski Deniz Halkı' şiirinde Tierra del Fuego'dan bahsetmesi de,bu güzel manzaralar diyarının zihnimde mitolojik bir yer haline gelmesine yardımcı oldu...

29 Ekim 2010 Cuma

Tu vas me détruire- Türkçe Yorumlama


I.

Bu tutku okyanusu
-İçine gömüldüğüm-
Aşındıran dalgalar
Gönlümü yıkayan su...
Bir zamanlar güldüğüm
İmkansız gelir şimdi!
Hani o damar damar
İçimde gezen kimdi...?


Takıntım ve günahım!
Ey işkenceci arzu;
Kurtuluş vaslındadır,
Gel de gelsin sabahım...
Ey gecemin kabusu,
Dans et son bir kez olsun
Ömür son faslındadır:
Lutf et cân huzur bulsun...


Gözlerin ki baktığı
Yere bahar getirir...
Ah! İzi hâlâ taze
İçimde bıraktığı...
Ayım ol gökte belir
Cehennem ol gireyim,
Hüsnünde saklı gize
Tutuşarak ereyim...



II.(Nakarat)



Sen beni yok edeceksin
Ve hiç atamayacaksın
Lanetimi üzerinden
Sevgilim, bana yasaksın!
Sonu belliydi bu işin
Tâ ilk geceden, ilk günden:
Beni, sen yok edeceksin!

Muhammed Bahadırhan Dinçaslan


"

Tu vas me détruire
Et je vais te maudire
Jusqu'à la fin de ma vie
Tu vas me détruire
J'aurai pu le prédire
Dès le premier jour
Dès la première nuit
Tu vas me détruire"

Mingitav

Tam metin ve Türkiye Türkçesine aktarılmış hali: tıklayın.

22 Ekim 2010 Cuma

HUJ HUJ! HAJRA!

“HUJ HUJ! HAJRA!”(*)

Czintula Gyula sigarasını hızlı hızlı çekiyordu. Yıpranmış tulumu, kalitesiz ayakkabıları ve deforme olmuş gömleğinin renksizliğine inat buz mavisi gözleri kutup ışıkları gibi parlaktı. Yapacağı eylemi düşünürken, mazisi geldi hatrına, hafızasını şöyle bir yokladı…

Komunistler ne yapmıştı Macaristan’a böyle. Herkes işçiydi, ülkesi dev bir makine, bir fabrikaydı, emirler tuşa basan teknisyen mizaçlı “üst yapı” üyelerinden geliyor ve Macaristan “üretiyordu”. Evet, komunistler herkese ekmek veriyordu, kimse açlıktan ya da sağlık güvencesi olmadığından ölmüyordu. Ama, dilediğince hayallerinin peşinde koşamayan vatan evlatları yaşamış sayılır mıydı?

Üç sene öncesini düşündü… Artık bir çırak olduğu söylenmişti ona, herkesin önemsiz birer işçi olduğu bir dünyada o, önemsizlerin en önemsiziydi. Gyula belki şair olacaktı, belki ressam, bir şeyler yaratıp sunacaktı ulusuna, kim bilir? Ama o, zevkten yoksun “partici”lerin onayladığı tasarımları iplik iplik dokumak, tel tel örmek, parça parça dizmek zorunda olan bir robottu. Atolye ona yeterdi, Marx ve Lenin her şeyi düşünmüştü onun yerine. Parti “en güzel”i bulmuştu. Ulusu adına ütopyalar peşinde koşması gereksiz ve burjuva özentiliğiydi. Eğitimse, gençler iyi birer işçi ya da komunist olarak eğitilse yeterdi, içinde komunizm olmayan –mesela- şiirler yazmak gereksizdi.

“Hayır” dedi o gün Gyula. Imre Nagy diye bir adamdan bahsetmişlerdi ona, komunistlerin bağrından çıkmış ama isyan bayrağı açmıştı. Ona katılacaktı. Kendisine dayatılanı reddedecekti, tekstil fabrikasında ipliklerle boğuşmayı öğrenmek istemiyordu o. Gyula; en iyi nasıl ölünür, onu öğrenecekti.



Czintula Gyula, Türkiye’de Nihâl Atsız adlı bir şairin onun destanını yazacağından habersizdi. Yine de, dedesinin “bıçka”sını aldı ve onunla yürüdü tanklara karşı. Komunistlerin yarattığı öğretmenlerin asla öğretemeyeceği bir şey öğrendi Gyula. “Huj, huj, hajra!” son sözleri oldu. Sınavını çok iyi vermişti. Öldüğünde 17 yaşındaydı.

Muhammed Bahadırhan Dinçaslan


*Üniversitede bir ödev verilişi üzerine, "öğrenci, sınıf, ödev, ders, okul" kelimelerini kullanmadan, "hafıza, tasarım, atolye, ekmek ve iplik" kelimelerini kullanarak yazılma zorunluluğu ve bir sayfayı geçmeme şartıyla yazılmış bir hikaye.

Genel konu:Öğrenci Olmak

Benim seçtiğim konu:1956 Macaristan'ında öğrenci olmak.

18 Ekim 2010 Pazartesi

"Ruh Adam"ın Masalı

Kamlançu ülkesine bahar gelip de kuşlar ötüşmeye başlayınca, ağaçlarda ve yerlerde çiçekler açınca Yüzbaşı Burkay yine o büyük çam ağacının yanına geldi. Parlak bakışlı, ay yüzlü kızı orada gördü. Yüreğine od düştü. Yer yüzü gözüne karanlık oldu. Ona yaklaşıp şöyle dedi: ‘Yüzün aya benziyor. Kaşın yaya benziyor. Gözlerin yeşil alası. Saçların arslan yelesi. Yürüyüşün turna gibi. Salınışın suna gibi. Hangi yerden, kaynaktansın? Hangi boydan, oymaktansın?

Parlak bakışlı, ay yüzlü kız bir şey söylemedi. Yalnız gözlerini kaldırarak Burkay’a baktı. Bu bakışla onun kanını kaynattı. Yüreğini oynattı. İçine od düştü. Yer yüzü gözüne karanlık oldu. Kıza şöyle dedi: ‘Bakışların ışık mı? Saçların sarmaşık mı? Yıldız mısın, güneş mi? Alev misin, ateş mi? Neden sessiz bakıyorsun? Beni niçin yakıyorsun? Çiçek gibi her bir yanın. Söyle, nedir senin adın, sanın?

Parlak bakışlı, ay yüzlü kız bir şey söylemedi. Gülümseyerek Burkay’a baktı. Bu bakışla onun aklını başından aldı. Yüreğini derde saldı. İçine od düştü. Yer yüzü gözüne karanlık oldu. Kıza şöyle dedi: ‘Beni niçin üzüyorsun? Gözlerini süzüyorsun. Kirpiklerin paralıyor. Bakışların yaralıyor. Rengin sanki çiçekten. Bilmem hangi çiçekten? İster darıl, ister kız. Tek adını söyle kız!

Parlak bakışlı, ay yüzlü kız gözlerini Burkay’ın gözlerine dikti. Kayalardan dökülen suların, kırlarda esen rüzgarın, ormanda öten kuşların sesinden daha güzel sesiyle şöyle dedi: ‘Beşbalık’ta doğdumsa da Karluk kızıyım. Nice erin yüreğinde saklı sızıyım. Yüreğine od düştüyse zorlayıp söndür. Bilen bilir; adım,sanım: Açığma-Kün’dür. Ölmemeyi istiyorsan yaklaşma bana. Belam çoktur, görünmeden dokunur sana…

Burkay’ın yüreğine od düştü. Yer yüzü gözüne karanlık oldu. İyi yürekli kişi idi. Tanrı’ya ve insanlara karşı suç işlememişti. Tapıncağa gidip Tanrı’ya yalvardı. ‘Tanrım! Yüreğimdeki odu söndür’ dedi.

Kırk gün büyük çam ağacının yanına gitti. Her gidişte Açığma-Kün’ü orada gördü. Her gidişte içindeki ateş yalazlandı. Her dönüşte tapıncakta Tanrı’ya yalvardı. Her yalvarıştan sonra bir daha çam ağacının yanına gitmemeye karar verdi. Fakat güneşin her yeni doğuşunda kızın hasretine dayanamadı. Verdiği kararı unutup çam ağacının yanına geldi. Kızın yeşil ala gözleriyle büyülenip kendinden geçti.

Kırk birinci gün çam ağacının yanına gelince kızı bulamadı. Gözleri bulandı. Yüreği yandı. İçi sıkıntıyla doldu. Gün batıncaya kadar bekledi. Açığma-Kün gelmeyince onu çam ağacına sordu. Ağaç ah edip ağladı. ‘Onu ben de bekliyorum. Artık gelip bana yaslanmayacak’ dedi.. Yaprakları dökülüp kurudu. Uçan bir akdoğan ah edip ağladı. ‘Onu ben de bekliyorum. Artık gelip beni koluna almayacak’ dedi. Kanatları çırpmaz olup otlara düştü, öldü. Yeşil otlara sordu. Otlar ah edip ağladılar. ‘Onu biz de bekliyoruz. Artık gelip bizi çiğnemeyecek’’ dediler. Yanıp duman oldular.

Burkay bezginleşip yerine ,yurduna döndü. Açığma-Kün’den başka bir şey düşünmez oldu. Tapıncağa gidip yalvardı, olmadı. Ekşi kımız içip esridi, kar etmedi. Tatlı şarap içip kendinden geçti, fayda vermedi. Kağan savaş açınca o da katıldı. Ölmek için atına zırhsız bindi. Oklar sağından solundan uçtu; biri değmedi. Kalkansız, tulgasız vuruştu. Kılıçlar sağından,solundan geçti; biri vurmadı.

Yine yurduna döndü. Açığma-Kün’den başka bir şey düşünmez oldu. Benzi sarardı. Hasta olup yatağa düştü. Burkay’ın iyi yürekli bir evdeşi vardı. Erkeği iyi olsun diye okuyucular, bakıcılar, kamlar, bakşılar getirtti. Hiçbir ilaç, dua, hiçbir büyü fayda vermedi.. Günden güne eridi, soldu, bitti. Ölecek hale geldi. Bir gece Açığma-Kün’ün adını sayıklayınca kadın işi anladı. Bütün Kamlançu’ya adamlar çıkarttı. Kırk gün aradılar, taradılar. Açığma-Kün bulunmadı. Bir gün ihtiyar, çirkin bir büyücü kadın geldi. ’Bunun derdine ancak Kilimbi çare bulabilir. O, şeytanların akıllısıdır’ dedi. Burkay’ı şeytan Kilimbi’ye götürdü. Burkay ona yüreğini açtı. Sevdiği kızı anlattı. ’Bana onu verirsen senin ordunda çeri olurum’ dedi. Kilimbi başını salladı. ‘Yüreğin büyük derde girmiş. Kurtulmak zor. Buna çareyi bulsa bulsa Şeytanlar Başı Madar bulur’ dedi. Burkay’ın içi yandı. Gözü dumanlandı. ’Hiçbir çare yok mu’ diye sordu. Madar, başını salladı. Ellerini açtı. ’Var’ dedi. ’Eğer evdeşini götürüp Ejderler Kağanı Naranta’ya kurban adarsan Açığma-Kün’ü kaybettiğin yerde bulursun.
Burkay hiçbir şey düşünmeden kabul etti. Gözünü sevda bürümüş, kanına çılgınlık yürümüştü. Evdeşini Naranta’ya adak verdi. Naranta, onu öldürüp yedi. Kadın ölürken ellerini göğe kaldırıp beddua etti: ‘Burkay! İyiliğe kemlik ettin. Tanrı seni bedbaht etsin. Kıyamete kadar, dünyaya her gelişinde ruhun ıztırap içinde çalkalansın’’ dedi.

Tanrı bu dileği kabul etti.

Burkay, şeytan Madar’ın dediklerini yaptıktan sonra çam ağacının olduğu yere gitti. Kız gitti diye yaprakları dökülüp kuruyan çam yine yeşermişti. Açığma-Kün onun gövdesine yaslanarak duruyordu. Burkay yaklaşıp şöyle dedi: ’’Nerede kaldın ay bakışlı? Neden gittin inci dişli? Senin için hasta düştüm. Eller gezip dağlar aştım. Artık bana varmaz mısın? Derdime em vermez misin? Gel,benim ol çiçek yüzlüm! İpek saçlım, ışık gözlüm!’’

Açığma-Kün bir şey demedi. Büyülü gözlerle Burkay’a bakarak gülümsedi. Burkay’ın aklı başından gitti. Az kaldı kımız gibi eriyip akacaktı. Kıza yaklaşarak sıkı sıkı tuttu. Çiçek kokan yüzünü öptü. Onu evine getirip eş edindi. Fakat bununla derdi bitmedi. Açığma-Kün’ü her gün biraz daha çok sevdi. Öpmekle doyamadı. Sevmekle kanmadı. Uçan kuştan kıskandı. Esintiden yüksündü. ’’Sen insan değilsin. Peri Kan Katun’sun’’ dedi. Sevgisi durulmadı. Arzusu kırılmadı. Öpmekle kanmaz oldu. Sevgisi dinmez oldu.

"Sen Peri Kan Katun değilsin. Tanrı Katun’sun" dedi.

Bir gün ihtiyar, çirkin büyücü kadın yine geldi. ‘’Bunun derdine ancak Madar çare bulabilir’’ dedi. Birlikte Madar’a gittiler. Madar güldü. ‘’Sen Nızvanı cehennemine düşmüşsün. Eğer o da sana bir defa seni seviyorum derse bundan kurtulursun’’ dedi.
Burkay yurduna döndü. Açığma-Kün’e ‘’Beni seviyor musun?’’ diye sordu. Kadın, saçlarıyla onu sararak ne soracağını unutturdu. Bir ay geçti. Burkay ‘’Beni seviyor musun?’’ diye yine sordu. Kadın onu öperek ne soracağını unutturdu.

Böyle aylar geçti. Yıllar geçti. Burkay sevgiden çılgına döndü. Iztırap ıztırap üstüne, keder keder üstüne çekti. Hekimler geldi, ilaç bulamadı. Bakşılar geldi, çare edemedi. ‘’Seni ancak ölüm kurtarır. Açığma-Kün, Tanrı’nın cezasıdır’’ dediler. Burkay büyük ıztıraplar içinde öldü. Ölürken yine ‘’Beni seviyor musun?’’ diye sordu. Kadın onu saçlarıyla sardı, kollarıyla sıktı, öptü. Fakat bir şey demedi .Burkay’ın öldüğünü görünce gözleri yaşardı. İnci gibi yaşlar aktı. ‘’Iztırap çekiyorum’’ diye inledi. Fakat ‘’Ben de seni seviyorum’’ demedi.

Burkay ölmekle ıztıraptan kurtulmuş olmadı. Her yıl bahar olup çiçekler açtıkça, Açığma-Kün’ü görüp sevdiği çam ağacının yanında ruhu dolaşıyor. ‘’Iztırap çekiyorum. Sen de beni seviyor musun’’ diye inliyor. O günden bu güne kadar bin yıl geçtiği halde Burkay her bahar orada ağlıyor. Yanında duran Açığma-Kün ‘’Sus sus, ben de ıztırap çekiyorum’’ diye yanıp yakılıyor. Fakat ‘’Ben de seni seviyorum’’ demiyor ve yıllar böylece akıp geçiyor.

Hüseyin Nihal ATSIZ

"Ruh Adam"dan!

Mutlak Seveceksin


Kalbin benim olsun diyorum, çünkü mukadder…
Cismin sana yetmez mi? Çabuk kalbini sök, ver!
Yoktur öte âlemde de kurtulmaya bir yer!
Mutlak seveceksin beni, bundan kaçamazsın….

Ram ol bana, ruhun yeni bir âleme girsin…
Yazmış kaderin: Aşkıma ömrünce esirsin!
Aklınla, şuurunla, hayâlinle bilirsin.
Mutlak seveceksin beni, bundan kaçamazsın..

Sevda gibi bir gizli emel ruhuna sinmiş;
Bir haz ki hayalden bile üstün ve derinmiş.
Gökten gelerek gönlüne rüzgar gibi inmiş,
Bir sır ki bu, ölsen bile asla açamazsın…

Anlatması imkansız olan öyle bir an ki,
Hülyadaki ses varlığının gayesi sanki…
Bak emrediyor: Daldığın alemden uyan ki,
Mutlak seveceksin beni, bundan kaçamazsın…

(H. Nihal ATSIZ)

Faruk Nafiz'e Borç Ödemek

Beşikten Mezara Kadar

Seni istakbal için önce gelmek cihana,
Ve başkasından almak sonra geliş müjdeni.
Bir nefes dinlemeden yıllarca koşmak sana,
Aramak her tarafta... Bulmamak asla seni.

Suda, rüzgarda, kuşta senin sedanı duyup
Seni beyaz çiçekli dallar içinde sanmak.
Vuslatın rüyasını görmek üzre uyuyup
Hasretin azabına ermek için uyanmak.

Başka bir şekle koymak her gün güzel yüzünü,
Boyamak gözlerini bir siyah,bir maviye.
Tek seni hayâl için süzerek batan günü,
Gece mehtaba dalmak,sen de dalmışsın diye.

Seni anlatmak üzre yazıp her gün bir gazel
Geçirmek ömrü yalnız sana dair eserle.
Saçlarını çözerek hûlya dizinde, tel tel,
Bugün güllerle örmek, yarın menekşelerle...

Tesadüf ümidinin bittiği müthiş anda
Dudağa kanla çizmek yeniden tebessümü:
Seni istikbal için artık öbür cihanda,
Dosta el sallar gibi,davet etmek ölümü.
.

Faruk Nafiz Çamlıbel

ve "artist" demiş ki F.N.Ç. hakkında:

"Bir lübbüdür cihanda elezz-i lezaizin
Her mısra-i güzidesi Faruk Nafiz'in..."

Yahya Kemal Beyatlı

17 Ekim 2010 Pazar

Parklar I




Parklar: 'U'nun Melankolisi

Kimsesiz şairler parklarda ölür
Bir yankı ararken orman sesinden,
Ağaçların zehirli nefesinden;
Sızan ağu kalplerine gömülür,
Kimsesiz şairler parklarda ölür...

Adımlar takipte vakur ve ağır...
İlham denen o perinin ardından,
Daha latif, şaraptan ve kadından;
Son mısra... Havada asılı kalır,
Adımlar takipte...Vakur ve ağır...

Akıbeti meçhul bir yazgıdır bu,
Bir cenin rahimde anneyi arar,
Yıkılır; çatırtı semayı sarar
Aşklarına engel olan her tabu,
Akıbeti meçhul bir yazgıdır bu...

Karanlık çökende meşum haydutlar,
Parklara doluşur bozulur sükun,
Kahkahalar atar binlerce melun!
Şairleri alan ölümü kutlar,
Karanlık çökende meşum haydutlar...

O parklar ki,kadim birer yadigar,
Şairlerin ölmediği günlerden,
Kurtların hür ve aç gezdiği yerden,
Bize son hatıra, bir anıt mezar...
O parklar ki... Kadim birer yadigar...

Anneler! Bu akşam çocuğunuzu,
Alın da gezdirin biraz parklarda
Üstünde can verdiğimiz banklarda;
Oturtup, düşünün biraz sonsuzu,
Anneler, bu akşam çocuğunuzu...

Biz de bir zamanlar böyle çocuktuk,
Büyüdük vaktinden epeyce erken,
Rüştümüzü ispat ettik ölürken...
Biz de karanlıktan delice korktuk,
Biz de bir zamanlar böyle çocuktuk...

Dünya bu, döndükçe böyle çocuklar,
Ölecekler belki bizden de evvel,
Ve muğlak muallak muhal muhtemel,
'Belirsiz' bir sır saklayacak parklar...
Dünya bu... Döndükçe böyle,çocuklar!

Muhammed Bahadırhan Dinçaslan



2008

5 Ekim 2010 Salı

Gelir...

"Ol bûtün hanemi teşrifini gûş etmiş meğer/Şevk-i şurideyi gördüm gelir amma, ne gelir!"

Nedim


Gelir

Gelir ol dilber vasl-ı yar ile mestan gelir
Geldikte eder def-i matem-i hicran gelir

Bir nev-hilkattir ol bûtün teşrifi şehrimize,
Adım attıkta şehr-i mevte özge can gelir

Şulesi sarar şehr-i Sitanbul'u demadem
Gûya bahr-i Aden'den dürr-ü hüsn-feşan gelir

Rah-ı aşk-ı maşuk'ul alemin çetindir kim
Civan giden pir olur ahir bî-tuvan gelir

Kınaman gördüğüm ol bûte şi'rimi layık
Kavl-i ezel kuzguna yavrusu şahan gelir

Zahid billah sen dahi mest u şeyda olursun
Kuy-u yarda öyle bir mehabetli an gelir

Ol tîğ-zeban naz ile "gideceğim..." der, kalbim
Durayazar şöyle kim hançereye can gelir

Acep midir kul olmuş dîl-i zarım ol şaha
Hakkıdır saltanat kim soyu Turan'dan gelir!

*Ek: Şair sühan arz etmez teveccüh için amma
Dil şad olur ol dem ki taltif yârândan gelir.

M. Bahadırhan Dinçaslan

Not: Siyah Beyaz Kültür Sanat Platformu Ocak 2011 sayısında yayınlanmıştır.

27 Eylül 2010 Pazartesi

Turan Manzaraları-III

Küçük Asya, Meçhul Bir Zından, 1944

-Nihal Atsız'a ithaf olunur-

Babek'in çağrısıdır
Gök kubbede çınlayan...

Hücreyi arşınlayan
Genç bir Turancı değil
Bir yürek ağrısıdır...
Yaşıtlarının sefil
Bir gayenin peşinde
Hırsına aldırmayan
Henüz yirmi beşinde
Pırıl pırıl bir isyan...

Beş bin senenin yükü
Bu yiğidin omzunda
Çaldığı kopuzunda
Beş bin senelik türkü
Beş bin senelil feryat
Beş bin senelik tutku
Yıpratsa da istibdat
Onun genç dimağını
Bilemiş bıçağını
Aklında Bursa nutku
İçinde çelik yürek
Adı gibi biliyor
Asla yenilmeyecek
Turan kurtulana dek!

...

Genç adamın anası
Utanarak siliyor,
Kabardıkça derini
Bütün bir ırkın yası
Tutuşan gözlerini...

Ey bu genç kahramana
Sütünü veren ana!
Kerküküm esirse de
Ve kanına girse de
Gardaş bazen gardaşın
Sen kalbini ferah tut
Kurtulacak Turan yurt,
Dinecektir gözyaşın!

Muhammed Bahadırhan Dinçaslan

25 Eylül 2010 Cumartesi

Turan Manzaraları-II


Orta Asya,Meçhul Bir Yer,1943

-Osman Batur'a ithaf olunur-



Ufukta bir çatık kaş

Han Tengri(*)... Kan lekeli

Kızıl yalaz öfkeli

Tanrı'ya kalkan bir baş!

Esen yelde narası,

Akan selde yarası...



Uğul uğul bir kıta

Han Tengri'nin dizinde

Her tan vakti ufukta

Bir muştunun özlemi

Bir elem denizinde

Eski mahzun bir gemi

Bata çıka yüzüyor

Yelkeni delik deşik

Lif be lif, iplik iplik

Rüzgarları süzüyor

Bozkır... Bozkır ağlıyor

Bir pınardır çağlıyor

Çağların yoğurduğu

Üç asırlık bir zulmün

Biriktirip gün be gün

Hışımla doğurduğu

Öfke şaha kalkıyor!



Gidenlerin ardından

Ataların yadından

Hece hece süzülen

Ağıtlar diken diken

Batıyor gönüllere

Hışımla, ihtirasla

Ve bir kez daha asla

Eğilmemek üzere

Üç asırdır üzülen

Ülke şaha kalkıyor!


*Han Tengri:Resimde görülen Tanrıdağları'nın en yüksek doruğu, kızıl parlamasıyla bilinir.

Muhammed Bahadırhan Dinçaslan

13 Eylül 2010 Pazartesi

Turan Manzaraları I

Turan Manzaraları I: "Macar Kızı"
Macaristan,Meçhul Bir Yer,1956

-Macar İhtilalcilerine ithaf olunur-

Yitirmek kadar mavi
Gözleri birer ufuk
Çelikten daha kavi
Som yalaz bir soyluluk!
On beş asırdır buruk...
On beş asırdır yaşlı...
Ağlayan bir çift kumru
O iki göz çukuru
Bir tarih kadar yaşlı
Bir bebek kadar diri
Ah o Macar gözleri;
Yüzyılların zülmünü
Kahrı, derdi ve hüznü
Mermerden potasında
Eritmiş gibi gri...

Ne yasa tanır ne din
Amansız bir tecridin
Bu kız tam ortasında
Yapayalnız ve mağrur
Etten kemikten bir sur!
Tek başına bir vatan...

O soylu çehresinde
Nakış nakış bir budun*...
"O"dur ayakta tutan
Kalesini umudun;
Loş ve gotik bir zından
Bütün bir Macaristan!
Kendi kendine esir
Her mahkum, hücresinde...
Birer ağıt yükselir
Yurdun her köşesinden
Âtî* endişesinden
Emese* kabus görür,
Turul* kafeste çürür!

Ama bu kız, ah bu kız,
Gökte Macaristan'ın
Bahtını yazan yıldız,
Tek başına Turan'ın
Ümidi olan bu kız
Parlayacak bemberrak
Sürsün diye ışığı;
Rahminde taşıdığı
Yıldızı doğuracak!

Muhammed Bahadırhan Dinçaslan

*Budun: Millet
*Âtî:Gelecek
*Emese: Macar efsanesinde, Arpad'ın büyükannesi. Gördüğü bir rüya ile, Macar Kraliyet soyuna hayat vermiştir.
*Turul: Türkiye Türkçesi ile Tuğrul. Simurg ya da Anka olarak da bilinen, Türklerce kutsal sayılan efsanevi kuş. Macar kültüründe çok önemlidir. Emese, rüyasında bu kuşu görmüştür.

12 Eylül 2010 Pazar

Üç Atlı

Üç Atlı

Karşı yoldan üç atlı,
Bir kuş gibi kanatlı,
Geliyor köye doğru.

Cebkeni kola atmış,
Sağ elini uzatmış,
Üçü de göğe doğru.

Bir bulut olmuş rüzgâr,
Heyecandan başaklar,
Tutmuş nefeslerini.

Sıra dağlar inliyor,
Kalbi diye dinliyor,
Çelik nal seslerini.

Sürün atlılar, sürün!
Beni alıp götürün,
Bu yerde pek yalnızım.

Demeyiniz bu da kim?
Öyle diyor ki, içim,
Candan aşinanızım...

Necip Fazıl Kısakürek

11 Eylül 2010 Cumartesi

Çekip Giden Kızlar Ve Geride Kalanlar

Çekip Giden Kızlar

- Terkedilmiş bir adamı iki saat teselli ettikten sonra...-

"...Anlatmak zordur, fakat..."



Çekip giden o kızlar

Hakikatte hırsızlar

İyi, güzel ne varsa

Gider onlarla, gider

Ne bir teşekkür eder,

Ne ederler yadını,

Hatta biri sorarsa

Unuturlar adını,

Çekip giden o kızlar...



Çekip giden o kızlar

Bilmezler ki kirlenir

Geride kalan şehir

Bir yara olup sızlar

Çekip giden o kızlar

Yarının katilidir

Bu boktan şiir gibi

Ahenkten yoksun bir ah

Nereden baksan günah!

Bir de işin garibi

Çekip giden o kızlar

Sorarsan günahsızlar...



Ah o kızlar, o kızlar!

Ah, o kayan yıldızlar!

Bilmezler ki bir şair

Galaksiler boyunca

İnsanlar uyuyunca

Gökleri perde perde

Aralar da uzayda

Başka gezegenlerde

Başka güneşte, ayda

Arar onlara dair

Küçük de olsa bir iz

İblis kadar ümitsiz...



Derdi, ya son bir tokat

Ya da bir gül atmaktır,

Ya da, ya da son defa

O gözlere bir bakıp

Son bir sigara yakıp

Bürünüp bir çarşafa

Son uykuya yatmaktır,

Derdi, asildir, oysa

O kızlar bunu duysa

Kim bilir nasıl güler

Ki, bir sevda bir destan

Doğurursa, o zaman,

Acıklı biter sonu,

Böyle söyler öyküler...

Her kim hakettiğinden

Fazla severse 'O'nu

Lanet edilir hemen:

'Kahrolsun Sweeney Todd'

'Alçak adam Lancelot! '



...



Biri de benden gitti

Çare yok, giden gitti

İki resim, bir şiir

Ondan geriye kalan

Az gerçek, çokça yalan

Baştan sona pas ve kir

Leş yiyici bir yılan,

Ondan geriye kalan!

Sitem,sitem ve isyan

Bir aşkın bakiyesi

Hüzün kokan nefesi

Gökte asılı duman

Bir intikam hevesi:

Sitem, sitem ve isyan!


---------------------

" Gamzen ne dem ki tiğ çekip hûn-feşân olur

Uşşâk-ı dil-figâra ecel mihribân olur"

Nefi



"Çekip Giden o kızlar

Hakikatte yalnızlar..."



Geride Kalanlar



Kızlar... Kızlar hep gider!

Ya geride kalanlar?

Dimağlarını keder

Bürüdüğü zaman kim

Tutacak ellerini?

Kim sorar hallerini?

Hangi şefkatli hekim

Dertleri neymiş anlar?



Ve geride kalanlar;

Ah, o unutulanlar!

O kadar çirkin midir

Ki onlardan iğrenir

Çekip giden o kızlar;

Kalbi yok vicdansızlar?



Ah, nasıl acıklıdır

Öylece bakakalmak

Gidenlerin ardından,

Rest yemek bir kadından,

Ne elim bir iftirak...

Kahır, kahır ve kahır!

Sahi, ne acıklıdır!



Ah, geride kalanlar,

Ceplerinde yalanlar,

O sahte gülüşleri

Çıkar kokan düşleri

Anar efkarlanırlar

Yanar, efkarlanırlar...



Varlık neye yarar ki

Aynada aksin yoksa

Bir yanın hep buruksa?

Hep "acaba" ve "belki"

Muallaktaysa herşey

Varlık neye yarar ki;

Sen öz annene üvey

Bir çocuksan, uzaksan,

Ne çıkar ateş yaksan

Güneşler kadar büyük,

Görmüyorsa hiç kimse?

Gücün varsa gülümse

Yoksundur sen, yoksundur!

En korkunç kabusundur

Hissedip bilinmemek...

Bedenin loş bir höyük

Ruhun cesettir demek

Hissedip bilinmemek!

Bu, böyle acıklıdır!

Kahır, kahır ve kahır!



O geride kalanlar,

Böyle bir kahra mahkum.

Akıbetleri malum;

Gastelerde ilanlar:

"Bir genç ölü bulundu

Ciğerine bir bıçak

Gibi sivri, sımsıcak

Saplanmış kavi demir

Ve aşktan dövülmüş bir

Mıh gömülü bulundu..."

Umrunda mı kızların

Kaderi yalnızların?

Onlar, gelip giderler

Gününü gün ederler,

Ve geride kalanlar,

Hayatının aşkını,

Güya "O"nda bulanlar,

Susanlar, sıkılanlar,

Yananlar, yakılanlar,

Geçmişe takılanlar,

Geçerken bakılanlar,

Farkedilmek isterler,

"Bizi hissedin" derler,

Var olabilmek için...

Sokak köşelerine

Şarap şişelerine

Sığınarak ağlarlar

Tecrit eden bir hiçin

Ortasında çağlarlar...



Şairler de olmasa

Kim yazacak onların

-"Uşşâk-ı dil-figar"ın-

Bir hayat kadar kısa

Ve onun kadar uzun

Soğukluğuyla buzun

Üşüten destanını?

Dinleyip vicdanını?



...



Ve sen, geride kalan

Anılarda kaybolan,

Kalk ayağa, kalk hadi!

Düştüğün trajedi,

İçli hatıraların;

Sen ölsen bile yarın

Kör-topal bir şiirde

Ölümsüz bir şehirde

Daima yaşayacak,

Çirkin ama, sımsıcak!



M. Bahadırhan Dinçaslan

9 Eylül 2010 Perşembe

Kongurej-Konguray

Aldan chetken chylgymnyn
Alazy kajdal, Kongurej
Aldy kozhuun chonumnun
Aaly kajdal, Kongurej

Cheden chetken chylgymnyn
Chelezi kajdal, Kongurej
Chedi kozhuun chonumnun
Cheri kajdal, Kongurej

Sezen chetken chylgymnyn
Sezi kajdal, Kongurej
Ses-le kozhuun chonumnun
Sezi kajdal, Kongurej

Tozan chetken chylgymnyŋ
Tozu kajdal, Koŋgurej
Tos-la kozhuun chonumnuŋ
Tozu kajdal, Koŋgurej

Tuva yırı...

8 Ağustos 2010 Pazar

Enesayım Sayan Tañdım
(Yenseyim, Sayanım, Vatanım)
Erte şağdan çurtum cüve
(Erken çağdan beri yurdumdur)
Erig qoyug sıgıt xömey
(Erimiş, koyulaşmış sıgıt ve hömey -Tuva gırtlaktarzları)
Egüür şağdan ırım cüve
(Erken çağlardan beri Ir'larımdır-şiirlerimdir)
Kargıraanıñ öğbeleri
(Kargıranın ataları)
Qaya daşçe quulza-daa
(Kaya yıkılıp, taşa dönüşsede)
Qadıg setkil uyaradır
(Ruhumuzu sevindirir)
Kargıraalaar tölder bis dep
(Kargıraalamayı bilen/başaran çocuklarız diye)
Xömey sıgıt ögbeleri
(Hömey sıgıt ataları)
Köjee daştar aparza-daa
(Kaya anıtlar, yıkılıp taşa dönüşsede)
Xörek cürek qayumnaldır
(Bağırı, yüreği kaynatır -yüreği heyecanla kullandırır-)
Xömeyceleer tölder biste
(Hömeylemeyi bilen/başaran çocuklarız diye)

Esrarengiz

Uzun bir aradan sonra, sembolizmin şahikasında gezinebildim yine... Ürün o şahikaya yakışır oldu mu, bilinmez, yine de fikri güzeldi, hissi güzeldi...

ESRARENGİZ

Çıkar zulandan beni
Dök, dökülsün varlığım!
Bul nadide madeni,
Çıkar zulandan beni:
Neymiş gerçek sandığım!

Ser! Bir çarşaftır uzay
Kıvır, zaman kırılsın,
Sevişmek kadar kolay:
Ser, bir çarşaftır uzay
Bırak, kendi kıvrılsın...

Beni kimliğime sar,
Ez, fiziğim çözülsün!
İçimde saklı esrar;
Beni kimliğime sar
Gözlerimden süzülsün...

Çek benden, kesreti çek!
İçinde tamamlansın,
Dolsun içime gerçek
Çek benden, kesreti çek!
Sanrı, tutuştur yansın!

Bir gerçek üfle bana,
Yıpratamasın zaman,
Sığmasın bir mekana,
Bir gerçek üfle bana:
Kıvrım kıvrım bir duman!

M. Bahadırhan Dinçaslan

29 Mayıs 2010 Cumartesi

Ustaların Düeti!

Fuzulî'nin meşhur musammat gazeline Baki'nin tahmisi...

Aceb ol şâh-ı zâlim âşıkın hûnuna kanmaz mı
Bu denlü nâle bir gün ana te'sir ede sanmaz mı
Kıyamet yok mudur sanur ya hod haşre inanmaz mı
'Beni candan usandırdı cefâdan yâr usanmaz mı
Felekler yandı âhımdan murâdım şem'i yanmaz mı'

Dem-a-dem o gül-i handân eder can bülbülün seyrân
Nasîbi ellerin ihsân benim endûh-i bî-pâyân
Eder gayrileri handan beni bin derd ile giryân
'Kamu bîmârına cânân devâ-yı derd eder ihsân
Niçin kılmaz bana dermân beni bîmâr sanmaz mı'

Duyuldu râz-ı pinhânım tükenmez ah u efgânım
Yıkıldı kalb-i vîrânım feragat üzredir canım
Akar eşk-i firâvânım çıkar eflâke nâlânım
'Şeb-i hicran yanar cânım döker kan çeşm-i giryânım
Uyarır halkı efgânım kara bahtım uyanmaz mı'

Olaldan dilde gam mesken huzûrum gitti âlemden
Görünür çeşmime gülşen belâ-yı aşk ile külhen
Nice demler o sîmin-ten haber almadı dâmîden
'Gamım pinhân dutardım men dediler yâre kıl rûşen
Desem ol bî-vefâ bilmen inanır mı inanmaz mı'

Firâk-ı ârız-ı gül-bu eder can bülbülün sayru
Gözümden devr dürer incû figanımdan cihân memlû
Ruhun gördükçe ey meh-rû sirişkim saçılır her sû
'Gül-i ruhsârına karşu gözümden kanlu akar su
Habîbim fasl-ı güldür bu akan sular bulanmaz mı'

Rûhun seyreyleyen âkil olursa mest-i lâ-ya'kil
Değildir sevmemek kâbil mahabbet etmemek müşkil
Ne denlü olsa sengin dil sarakdı meyl eder hâsıl
'Değildim ben sana mâil sen ettin aklımı zâil
Bana ta'n eyleyen gâfil seni görgeç utanmaz mı'

Kulun Bâkî şeker-hâdir lebin vasfında güyâdır
İşi seyr ü temâşâdır ser-i kûyında gavgadır
Gedâ-yı bî-ser ü pâdır garîb-i deşt-peymâdır
'Fuzûlî rind-i şeydâdır hemîşe halka rüsvâdır
Sorun kim bu ne sevdâdır bu sevdâdan usanmaz mı'

27 Mayıs 2010 Perşembe

Meşələrdən üzü bəri
Nə yürüyür bu yalquzaq?
Görən kimi deyib gəlir?
Səndən uzaq! Məndən uzaq!

Göyə üz tutub uluyur,
Ay qorxudan çıxa bilmir,
Ulduzlar diksinir göydə,
Gözlərinə baxa bilmir.

Hara qaçır? Kimdən qaçır,
Ayaq açan gündən qaçır.
Nə dini var, nə məzhəbi,
Hər məzhəbdən dindən qaçır.

Onu kim saxlar yolundan?
Yerin-göyün yiyəsidi.
Dəstəyi Allah əlində
Bir bıçağın tiyəsidi.

Nə yarı var, nə yoldaşı,
Görən-görən uzaq qaçır.
Dünyanın bəyi-bayquşu
Bir tənha yalquzaq qaçır.


...


..
Ramiz Rövşən

23 Mayıs 2010 Pazar

Lament for Eorl the Young-Türkçe Çeviri

Genç Eorl'un Ağıdı

Nerde küheylan, süvari, çalınan boru nerde?
Nerde zırh, nerde uçuşan sarı saçlar, miğferde,
Nerde o arp çalan el ki tutuşurdu tellerde
Bahar, hasat ve upuzun ekinler, perde perde...?
Dağlardan yağmur, çayırdan yeller gibi geçtiler,
Batı'da günler dağların gölgesine göçtüler...
Kim getirsin bu yangının külünü bir araya,
Ve gözlesin gün Deniz'de vuruyorken karaya...?

Muhammed Bahadırhan Dinçaslan

*Siyah Beyaz Kültür ve Sanat Platformu Mart sayısında yayımlanmıştır

21 Mayıs 2010 Cuma

Lament for Boromir-Türkçe Çeviri

Aragorn söyledi:

Aşarak Rohan boyunca kırları, batakları,
Çarpar Mundburg surlarına latif Batı Rüzgarı...

"Ey gezgin yel!Taşıdığın ah, hangi havadistir?
Çarptı mı gözüne mehtap ışığında Boromir?"
"Gördüm, atının üstünde yedi ırmağı geçti,
Gördüm! Bomboş nice yoldan o en ırağı seçti!
Tuttu kuzeyin karanlık sislerine yolunu
Artık Kuzey Yeli gözler Denethor'un oğlunu..."
"Ah Boromir! Gözlüyorum garbı surlardan, ama
Bomboş topraklarda gölgen çarpmıyor nazarıma..."

Legolas söyledi:

Taşar deniz sesi, uçar cenubun rüzgarıyla
İnler surun kapısında martı çığlıklarıyla...

"İnlemende hangi haber saklı ey güney yeli?
Nerde zarif Boromir,ah, epey oldu gideli?"
"Sorma bana nerde meskun- Güneyde hep kemik var!
Ak ve kara sahillerde hepsi uzanmış yatar...
Niceleri Anduin'den 'deniz' aşkıyla indi
Ben de haber soruyorum Kuzey Yeli'nden şimdi..."
"Ah Boromir, kapıların ötesinden, güneyden
Martılarla çığlık çığlık gelmiyorsun sen, neden?"

Aragorn Bir kez daha söyledi:
Kükreyen şelalelerden, Kral Kapıları'ndan
Aşar gelir Kuzey Yeli, buz gibi ve kudurgan...

"Kuzey Yeli! Nefesin ki güçlüdür, nice haber
Taşır... Bizlere korkusuz Boromir'den haber ver!"
"Amon Hen'in eteğinde duydum son narasını
Ard arda binlerce düşman deşerken yarasını
Düştü... Ama çehresine bir letafet hakimdi,
Na'şını altın Rauros göğsünde taşır şimdi..."
"Ak Kule'de bütün gözler dikilecek kuzeye
Bir gün Rauros'ta yiten Boromir gelir diye..."

Gimli söylemedi, çünkü Doğu Yeli'ne türkü yakılmaz...

M. Bahadırhan Dinçaslan

Not: Siyah Beyaz Kültür Sanat Platformu Ocak 2011 sayısında yayınlanmıştır.

15 Mayıs 2010 Cumartesi

Déchiré

Déchiré
Je suis un homme partagé
Déchiré
Entre deux femmes que j'aime
Entre deux femmes qui m'aiment
Faut-il que je me coupe le coeur en deux ?
Déchiré
Je suis un homme dédoublé
Déchiré
Entre deux femmes que j'aime
Entre deux femmes qui m'aiment
Est-ce ma faute si je suis un homme heureux ?
L'une pour le jour
Et l'autre pour la nuit
L'une pour l'amour
Et l'autre pour la vie
L'une pour toujours
Jusqu'à la fin des temps
Et l'autre pour un temps
Un peu plus court
Déchiré
Je suis un homme partagé
DéchiréEntre deux femmes que j'aime
Entre deux femmes qui m'aiment
Mais ce n'est pas à moi qu'ça fait du mal
Déchiré
Je suis un homme dédoublé
Déchiré
Entre deux femmes que j'aime
Entre deux femmes qui m'aiment
Est-ce ma faute si je suis un homme normal ?
L'une pour le ciel
Et l'autre pour l'enfer
L'une pour le miel
Et l'autre pour l'amer
L'une à laquelle
J'ai fait tous les serments
et l'autre avec laquelle
Je les démens
Déchiré
Je suis un homme partagé
Déchiré
Entre deux femmes que j'aime
Entre deux femmes qui m'aiment
Faut-il que je me coupe le coeur en deux ?
Déchiré
Je suis un homme dédoublé
Déchiré
Entre deux femmes que j'aime
Entre deux femmes qui m'aiment
Est-ce ma faute si je suis un homme heureux ?
Déchiré
Je suis un homme partagé
Déchiré
Entre deux femmes que j'aime
Entre deux femmes qui m'aiment
Faut-il que je me coupe le coeur en deux ?
Déchiré
Je suis un homme dédoublé
Déchiré
Entre deux femmes que j'aime
Entre deux femmes qui m'aiment
Est-ce ma faute si je suis un homme heureux ?

11 Mayıs 2010 Salı

Selam Darağacı!

Yolumu gözledin her seher-ahşam,
Selam, darağacı... Aleyküm selam!
Ecelle ölmeye doğulmamışam...
Selam, darağacı... Aleyküm selam!

O hansı milletdir, taleyi sirdir?
Yüz adla bölündü... Yene de birdir.
Meni huzuruna bu derd getirdir,
Selam darağacı... Aleyküm selam!

Hezer'i, Baykal'ı, Aral'ı gördüm,
Gördüm can üstedir, yaralı gördüm.
Tanrı'nı bendeden aralı gördüm,
Selam, darağacı... Aleyküm selam!

Çarhı ters fırlanır felek garının,
Turan kölkesinde budaglarının,
Rengi bayrağımda yarpaglarının
Selam, darağacı... Aleyküm selam!

Evvelin ahırı, sonun evveli,
Buymuş, bilmemişem bunu men deli.
Gorhum yoh, ne olsun boyun göy deli,
Selam, darağacı... Aleyküm selam!

Eli yağmalanan, bölünen, bölen,
Çayları guruyan, gölleri ölen.
Hag-hesap çekmeye gelen menem, men.
Selam, darağacı... Aleyküm selam!

Danış, Emir Teymur, bu son neydi be?..
Boynumda ağ kefen, dilimde tövbe.
Dersini ters bilen, menimdi növbe,
Selam, darağacı... Aleyküm selam!

Seni men ekmişem... Mene sen genim,
Seni suvarmağa halaldır ganım.
Yarpağın reng alsın ganımdan menim.
Selam, darağacı... Aleyküm selam!

Ey darın ağacı. Kimden kemem... Kem?
Ya seni yendirrem, ya sene yennem,
Ya da budağında yarpağa dönnem.
Selam, darağacı... Aleyküm selam!

Kırgız'am, Özbek'em, Kazak, Türkmen'em,
Başkırd'am, Kerkük'em, ele görk menem,
Senin gözlediyin garip Türk menem,
Selam, darağacı... Aleyküm selam!

Gabul et, növbeti gurbanın menem,
Menim canın sende; bil, canın menem,
Ele gurrelenme... Her yanın menem,
Selam, darağacı... Aleyküm selam!

Rüstem Behrudi

10 Mayıs 2010 Pazartesi

Namárië

Bilbo'nun Şiiri-Türkçe Çeviri


Şöminemin Başında-Türkçe Çeviri(I sit beside the fire)

Anıyorum, şöminemin başında, ne gördüysem
Kelebek ve çiçeklerle geçmiş yazlar... Pek müphem!
Eski hazanlarda kaldı altın yapraklar, sarı
Sabah sisi, gümüş güneş, serin sabah rüzgarı...
Ve atînin endişesi dimağıma düşüyor,
Gönlüm, baharsız bir kışın korkusuyla üşüyor...

Çünkü, görmedik çok şey var yüreğim meraklıdır,
Çünkü ormanda her bahar başka yeşil saklıdır,
Nerde, eski adamları o çok eski zamanın?
Ve yarınki çocukları bambaşka bir cihanın,
Ah! Ne zaman başka ben, başka hayat düşlesem
Kapımda günlük seslerle bölünüyor vesvesem!

Muhammed Bahadırhan Dinçaslan

Şiirin Orijinali:
I sit beside the fire and think of all that I have seen,
Of meadow-flowers and butterflies in summers that have been;
Of yellow leaves and gossamer in autumns that there were,
With morning mist and silver sun and wind upon my hair.
I sit beside the fire and think of how the world will be
When winter comes without a spring that I shall ever see.

For still there are so many things that I have never seen:
In every wood in every spring there is a different green.
I sit beside the fire and think of people long ago,
And people who will see a world that I shall never know.
But all the while I sit and think of times there were before,
I listen for returning feet and voices at the door.

J.R.R. Tolkien

Köprüden Atlayan Adam

Şair, birini kaybetmiştir tramvayın raylarında. Bir şey, tramvayın altında kalmıştır. Ve bir başka şair gözler onu, ki ancak şairler bilir şairleri iyice. Anlatır hikayesini, susar, bir daha da şiir yazmaz.

Karaköy'den Eminönü;
Kısacıktır...Ömür gibi!
Yürüdü gitti genç adam
Gözünde gam,gönlünde gam
Bir ömre değer bir günü
Kor halinde kömür gibi;

Taşıyordu ciğerinde
Nefes nefes...Yanıyordu!
Gözbebekleri cehennem,
Dokunduğu yerde matem...
Sanki,en güzel yerinde
Bir düşten uyanıyordu...

Ne başkasıydı ne kendi
Yanardağ gibi patladı!
Ne karşıya geçebildi
Ne geriye kaçabildi
Sonunda sabrı tükendi
Tuttu köprüden atladı...


Muhammed Bahadırhan Dinçaslan

6 Mayıs 2010 Perşembe

Yağmurun Kızı


Yağmura uzanan bir eldi,gördüm;
Susuzluğu tutuyordu avcunda,
Titreyen bir neşe parmak ucunda;
Damlalardan daha güzeldi...Gördüm!
Yağmura uzanan bir eldi...Gördüm!

Dudakları çorak, çatlak ve kuru
Su çıkmıştı yalnızca su olmaktan,
O parlak, berrak ve engin kaynaktan
Önce gözleriyle içti yağmuru,
Dudakları çorak,çatlak ve kuru...

Onu kuşatarak boğasım geldi
Dört yanından ilahi bir maviye,
Kız hep böyle neşeli olsun diye
Yağmur olup gökten yağasım geldi,
Onu kuşatarak boğasım geldi...

Dolaştım yıllarca nerdedir diye
Dünyanın en latif, en berrak suyu.
Yok Yusuf'u olmadığım bir kuyu!
Her hüsranda başka yerdedir diye
Dolaştım yıllarca nerdedir diye...

Huzuruna süründüm ağlayarak
Ne ulu dağların bembeyaz karı,
Ne en yeşil vadilerin pınarı
Değildi o iki göz kadar berrak;
Huzuruna süründüm ağlayarak...

Tercümansız hislerim gibi yanık
Sundum gözyaşımı...Birden sevindi,
İçimi kemiren o azap dindi,
Ağlamak gülmekten güzeldi artık;
Tercümansız hislerim gibi yanık...

...

Yağmurun kızının öyküsüdür bu
Derler ki bu kızı yağmurda gören,
Bir hükme uğrarmış "rind"e çeviren,
O bir cezbe, ben de O'nun meczubu;
Yağmurun kızının öyküsüdür bu...

Muhammed Bahadırhan Dinçaslan

Özleyiş


Bilsin cihan ki ben bu cihanın nesindeyim.
Bir ülkünün mehabetinin zirvesindeyim.

Dünya denen mezellete dalsın her isteyen,
Ben ırkımın şeref taşan efsanesindeyim.

Herkes bir özleyişle yaşar... Ben de öylece
Altay’ların ve Tanrıdağ’ın çevresindeyim.

Merdanelikle şöyle bakıp ayrılıklara
Son menzilin hüzün dolu keşanesindeyim.

Artık veda zamanına pek fazla kalmadı;
Yorgun ve kimsesiz, ölümün bahçesindeyim...

H. Nihal ATSIZ

28 Nisan 2010 Çarşamba

A Elbereth! Gilthoniel!

A Elbereth Gilthoniel-Türkçe Çeviri

-Tolkien'e saygılarla-

Ey Elbereth! Göklerin yıldız saçan hanımı,
Ey aksi bize doğru ışıldayan mücevher!
Ey, yıldızlı göklerin kusursuz ihtişamı;
Nazarın ki engindir sonsuzlukları süzer...
Ağıt olup taşarak ormanımızın gamı;
Ey ebedi beyazlık, seninledir şarkımız
Denizin bu yanında sürgünse de halkımız!

Şiirin orijinali:

A Elbereth Gilthoniel
Silivren penna míriel
O menel aglar elenath!
Na-chaered palan-díriel
O galadhremmin ennorath,
Fanuilos, le linnathon
Nef aear, sí nef aearon!

Muhammed Bahadırhan Dinçaslan

Namárië...

*Siyah Beyaz Kültür ve Sanat Platformu Mayıs 2011 sayısında yayınlanmıştır.

23 Nisan 2010 Cuma

Vasiyet



Böyle bir mezara gömüleyim, yeter!

13 Nisan 2010 Salı

Xaqan Turk- Zelimxan YAQUB

Ayaz nedir? Tipi nedir? Korku ne

Hedefe aparan büyük ülkü ne

Hak yolundan ayıramaz Türk’ü ne

Deniz kimi dalgalan Türk, çalkan Türk!

Döğüşen Türk, oyanan Türk, kalkan Türk!



Silkeledi göğün yeddi katını

Kucakladı doğu ile batını

Kalk yeherle erenlerin atını

Deniz kimi dalgalan Türk, çalkan Türk!

Döğüşen Türk, oyanan Türk, kalkan Türk!



Sabaha bak! Asır seni gözleyir,

Kala seni, kasır seni gözleyir,

Mahkûm seni, esir seni gözleyir.

Deniz kimi dalgalan Türk, çalkan Türk!

Döğüşen Türk, oyanan Türk, kalkan Türk!



Kılınmasa başımızın çarası

Siliner mi üzümüzün karası,

Altay ile Anadolu arası,

Deniz kimi dalgalan Türk, çalkan Türk!

Döğüşen Türk, oyanan Türk, kalkan Türk!



Döğüştedir aklın, huşun yolları

Döğüştedir uçan kuşun yolları

Döğüştedir kurtuluşun yolları

Deniz kimi dalgalan Türk, çalkan Türk!

Döğüşen Türk, oyanan Türk, kalkan Türk!



Eritmişsin eriyen tek kar suda,

Roma’yı da, Bizans’ı da, Fars’ı da,

Kala kimin tezeden kur Kars'ı da

Deniz kimi dalgalan Türk, çalkan Türk!

Döğüşen Türk, oyanan Türk, kalkan Türk!



Gılgamış’dan, Alpamış’dan, Manas’dan,

Geri kalmaz destan olsun, bu destan

Kurtar bizi bu hesretten bu yastan

Deniz kimi dalgalan Türk, çalkan Türk!

Döğüşen Türk, oyanan Türk, kalkan Türk!



Hardan hara gettiğini bilen yol,

Ufuklara gavuşanda gülen yol,

Atilla’dan Atatürk’e gelen yol,

Kalkan olsun başın üstte, kalkan Türk!

Döğüşen Türk, oyanan Türk, kalkan Türk!



Temiz südden mayalansın doğulsun,

Mete kimi, Oğuz kimi Han olsun

Yaddaşında sıralansın, anılsın

Ertuğrul Bey, Osman Gazi, Orhan Türk


Yene Tanrı dağlarını kucakla,

Dağlar olsun sengerin Türk, arkan Türk!

Çanakkale, Malazgirt’in devamı

Türk değil ki, öz kanından korkan Türk!


Döğüşen Türk, oyanan Türk, kalkan Türk!

7 Nisan 2010 Çarşamba

Karaoğlan

"Ak aygırım koşulur
Yalçın dağlar aşılır
Kum sıcaktır, yel ateş;
Orman yeşil geçilir
Su dökülür dibi taş,
Tuğ dokuzdur seçilir."

28 Mart 2010 Pazar

La reproduction interdite


La reproduction interdite

Bina şehrine küser mi? Küstü işte! Yalnızım...
Sokaktan gelip geçenler! Sanki düşmanınızım,
Sanki, odam tecrittedir dünyamın kalanından...

Diker bakışını size köhne pencerem, öksüz...
Bir an bakıp kaçarsınız korkutur gördüğünüz:
Bıkmış bir çift göz bebeği yaşamak yalanından...

Yaktıkça yanasım gelir aşkım böyle kötürüm,
"Çünkü hissetmek herşeydir"(*) hissetmezsem ölürüm,
Tesellisi faciamdır acım aşka büründü...

Çınlar hicaz bir şarkıdır feryadım hece hece,
Öyle bir tablo çizer ki yalnızlığım bu gece:
Aynadaki aksim bile bana sırtını döndü...

Muhammed Bahadırhan Dinçaslan

*Bu söz Leopold von Sacher-Masoch'a aittir(Mazoşizmin isim babası)
Şiirin ismi ve şiire ilham veren tablo René Magritte'e aittir.

26 Şubat 2010 Cuma

Song of Beren and Luthien-Türkçe Çeviri-

Beynimi tırmalayan bir kıymıktan daha kurtuldum.İşte çevirim:


Yapraklar uzunken,çimenler yeşil
Baldıran otları uzun ve latif
Bir ışık döküldü semadan çil çil;
Tinúviel ormanda dans ederken...
Yapraklar kadar sık ve öyle kesif
Damlıyordu yıldızlar çisil çisil
Saçlarına elf kızının...O zarif
Bir müziğin kollarında giderken...

Beren çıkageldi,dağ gibi soğuk
Yaprak gibi kayıp,dolaştı durdu
Karmakarışıktı...Yalnız ve buruk
Yanında çağlayan elf nehri gibi...
Ve altın bir ışık gözüne vurdu
Parlak bir yıldırım misali,çabuk
Gölge gibi saçlarını savurdu;
Tinúviel...Göründü peri gibi...

Bakınca o yıldız yıldız gözlere
Takat verdi ayağına bir efsun;
Ne aştığı dağ ne geçtiği dere
Unutmuştu bütün olan biteni;
Fakat kız durmadı bir lahza olsun
Halâ tek başına dolaşmak üzre -
Dansına koyulup- ardınca mahzun
Bir kuş gibi koyup gitti Beren'i...

Rüzgara karışıp uçan sesini
Yaprak gibi hafif ayaklarının
Beren kulağında duydu aksini
Yer altında çağlar misali,derin...
Yapraklarda, en mahzunu sarının
Vermek üzereydi son nefesini
Gidişiyle Neldoreth diyarının
Kış çöktü üstüne,tenha ve serin...

Ardından yollara koyuldu,yayan
Aklı ihtirasta gönlü kederde
Ay ve yıldız ışığında parlayan
Ayazdan titreyen göğün altında...
Göründükçe karşıki tepelerde
Onu bir onulmaz belaya koyan
Gümüşi bir buluttu perde perde
Saklıyordu elf kızını ardında...

Ve şakıdı Tinúviel yeniden
Şarkısından süzülüp geldi bahar
Sanki,bir yağmurdu gönlü şad eden
Göğe doğru kanat çırpan bir kuştu...
Çiçeklerle bezenirken ağaçlar
Canlanan tabiat misali,Beren
Dirildi...Cesaret bulana kadar
İzledi...Arzuyla yanıp tutuştu...

Ve kız kaçamadan ardınca yetti
'Tinúviel! Tinúviel! ' Seslendi...O an
Sesi kızı yaprak gibi titretti
İşledi bir bıçak gibi derine...
Dondu kaldı sema,ırmak ve orman
Ve Lúthien hükme itaat etti
Kapıldı bir sis gibi sarmalayan
Çağrısının karşı konmaz sihrine...

Sarmaladı bir neşe aşıkları
Bakınca Beren o munis gözlere
Yıldızların titreyen ışıkları
Derinliklerinde raksediyordu...
Lúthien zarifçe uzandı yere
Saçları Neldoreth sarmaşıkları
Gibi sardı Beren'i çepeçevre
Her telden bir yıldız aksediyordu...

Bu kaderi kendileri seçtiler
Demir zındanlardan,gece gibi zift
Kokan nice ormanlardan geçtiler
Ayıran denizler girdi araya....
Çözdüler kör talih denilen girift
Bilmeceyi...Ve gün geldi göçtüler,
Ormanda şakıyan bir bahtiyar çift
Gördü son görenler...Ve bitti ruya!

Muhammed Bahadırhan Dinçaslan

Not: Ihlamur Dergisi 6. Sayıda Yayınlanmıştır.